Haber Detayı
Modern toplumun temel ilkesi: Laiklik - Arif Anıl Öztürk
Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ortak paydalarından biri olan laikliğin anayasaya girişinin 89. yıldönümündeyiz.
Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel ortak paydalarından biri olan laikliğin anayasaya girişinin 89. yıldönümündeyiz. 5 Şubat 1937’de kabul edilen bu vazgeçilmez ilke, çoğu zaman bir hukuk terimi gibi anılsa da gerçekte bu toplumun bir arada kalmasını olanaklı kılan en temel unsurlardan biridir.
Laiklik, bu topraklarda birbirine benzemeyen milyonlarca insanın bir arada yaşayabilmesini yaşanır kılan sessiz bir sözleşmedir.
Laiklik, devletin kimsenin inancına karışmadığı, kimseyi de inancı üzerinden tanımlamadığı bir düzeni ifade eder.
Bu yönüyle yalnızca inanç özgürlüğünün değil, aynı zamanda toplumsal huzurun da güvencesidir.
Hukuk, bir yurttaşa hangi inanca sahip olduğunu değil, hangi haklara sahip olduğunu sorduğunda o ülkede adalet duygusu kök salabilir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan reformist arayışlar, laikliğin bir toplum ve bir devlet için neden zorunlu olduğunu açıkça göstermiştir.
Dini kurallar ile modern hukuk arasında sıkışan devlet yapısı, ne adaleti sağlayabilmiş ne de toplumsal güveni tesis edebilmiştir.
Cumhuriyet bu belirsizliği ortadan kaldırarak egemenliği millete, hukuku ise akla ve bilime dayandırmıştır.
YURTTAŞLARIN EŞİTLİĞİ Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, eğitimde birlik, Medeni Kanun’un kabulü ve nihayet laikliğin anayasal güvence altına alınması; bireyin “kul” olmaktan çıkıp “yurttaş” haline gelmesinin hukuki adımlarıdır.
Bu adımlar sayesinde kadınlar eşit haklara kavuşmuş, farklı inançlar hukuk önünde aynı zeminde buluşabilmiştir.
Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik anlayışı, toplumu ayrıştıran değil birleştiren bir anlayışa dayanır.
Onun için laiklik, dinsizlik veya dinin değersizleştirilmesi değil; dinin siyasete alet edilmesinin ve halkın dini duygularını sömürerek maddi veya siyasi kazanç sağlayanların önüne geçilmesidir. “Laiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını sağlamıştır” sözüyle bu anlayışını açıkça dile getirmiştir.
Atatürk’e göre inanç, vicdanlarda özgür kaldıkça anlamlıdır.
Bugün ise laikliğin bu birleştirici rolünün zaman zaman aşındığına tanık oluyoruz.
İnanç üzerinden toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği, kamusal alanda eşitlik duygusunun zedelendiği, hukukun bazı kesimler için daha “yakın” bazı kesimler için ise daha “uzak” hissedildiği bir dönemden geçiyoruz.
Her gün rastladığımız; kadınların yaşam tarzları üzerinden hedef haline gelmesi, eğitim ve kamusal alanda tarafsızlığın tartışılması haberleri bu aşınmanın en somut örnekleridir.
Unutulmamalıdır ki laiklik zayıfladığında, ilk kaybolan şey güvendir.
Güvenin kaybolduğu yerde ise ne hukuk ne de birlikte yaşama iradesi kalır.
Bunun sonucu ise toplumsal kargaşa ve bölünmedir.
DEVLETİN TARAFSIZLIĞI Laiklik, yalnızca Türkiye’ye özgü bir tercih değil; modern dünyanın ortak hukuk ve yönetim anlayışıdır.
Fransa, 1905 tarihli yasayla devlet ile kiliseyi kesin biçimde ayırarak yurttaşlık temelinde eşitliği güvence altına almış; Almanya, inanç özgürlüğünü anayasal düzeyde korurken devletin tarafsızlığını temel ilke haline getirmiştir.
ABD, farklı inançların bir arada yaşayabilmesini laik anayasal düzen sayesinde olanaklı kılmış; Hindistan, yüzlerce din ve mezhebin bulunduğu bir toplumda laikliği toplumsal barışın vazgeçilmez aracı olarak benimsemiştir.
Bu örnekler göstermektedir ki laiklik, kültürel farklılıklardan bağımsız olarak çoksesli toplumların birlikte yaşayabilmesinin evrensel hukuk çözümüdür.
ORTAK YAŞAM ZEMİNİ Laikliği benimsemeyen ya da kurumsallaştıramayan toplumlarda ise farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Ortadoğu’nun birçok ülkesinde, devletin belli bir mezhep veya dini yorum üzerinden örgütlenmesi; hukuku ortak bir zemin olmaktan çıkararak iç çatışmaların kaynağı haline getirmiştir.
Afganistan ve İran gibi örneklerde görüldüğü üzere, inancın devlet eliyle dayatıldığı sistemlerde kadın hakları gerilemiş, toplumsal huzur yerini sürekli bir baskı ve gerilim ortamına bırakmıştır.
Pakistan’da mezhepsel ayrışmaların siyasete yansıması, kamusal alanı kalıcı bir istikrarsızlığa sürüklemiştir.
Bu örnekler, laikliğin bir tercih değil; farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin hukuki zorunluluğu olduğunu açıkça göstermektedir.
Bu nedenle laiklik, geçmişte kazanılmış bir ilke değil, her gün yeniden korunması gereken ortak bir değerdir.
Laiklik, kimliğimiz değil; ortak yaşam zeminimizdir.
Bu zemin sarsıldığında, hepimiz aynı boşluğa düşeriz.
Cumhuriyetin bize bıraktığı bu en kıymetli mirası korumak, bugün olduğu kadar yarın da özgürce nefes alabilmenin tek yoludur.
Türk ulusu olarak Cumhuriyetin ve kurucu iradenin bize bıraktığı bu sessiz ama hayati sözleşmeye her ne pahasına olursa olsun sahip çıkmak, yalnızca bir anayasal görev değil; toplumsal bir sorumluluktur.
AV.
ARİF ANIL ÖZTÜRK ADD YÜKSEK DISIPLIN KURULU ÜYESI