Haber Detayı
Laiklik ilkesinin anayasaya girişinin 89. yıldönümü: ‘Din-devlet işleri’ne hapsedilmemeli’
5 Şubat 1937’de anayasanın değiştirilemez hükümleri arasına giren laiklik ilkesinin tarihsel anlamı ve günümüzdeki önemi, gazetemize konuşan siyaset bilimciler, hukukçular ve sivil toplum temsilcileri tarafından değerlendirildi. Uzmanlar, laikliğin ulusal egemenlikten hukuk devletine, eğitimden kadın haklarına kadar birçok alanda belirleyici bir ilke olduğunu vurguladı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ve ulusal kimliğin temel yapıtaşı olan laiklik ilkesi 5 Şubat 1937 yılında anayasanın değiştirilemez hükümleri arasına girdi.
Gazetemize konuşan uzmanlar, laikliğin tarihsel geçmişine ve günümüzde artan önemine dikkat çekti. ‘AKLIN ÖZGÜRLEŞMESİ’ Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Hüsnü Bozkurt, laikliğin özünün ulusal egemenlik olduğunu belirtti.
Bozkurt, “Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan Amasya Genelgesi ve Sivas Kongresi’nde buna bilinçli bir atıf yapıldı.
Egemenliğin ulusallaşması ve dünyasallaşması hedeflendi” dedi.
Laikliğin; devletin akılla, hukukla ve günün şartlarında geçerli olan kurallarla yönetilmesi anlamına geldiğinin altını çizen Bozkurt, aklın özgürleşmesi olarak da tanımlanabilecek laikliğin ve diğer beş okun da üniter ve ulus devlet yapısının birleştirici tutkalı olduğunu vurguladı.
Devlet mekanizmasının yurttaşların ihtiyacından doğan bir aygıt olduğunu anımsatan Bozkurt, laiklik ilkesinin uygulanmaması durumunda devlet aygıtında yurttaşlar arasında ayrımcılık yaşanmasının kaçınılmaz olduğu uyarısında bulundu.
EN DEVRİMCİ İLKE “Türkiye'de laiklik tek başına din-devlet ilişkileriyle ilgili bir ilke değildir.
Bu dar kavrayıştan hızla uzaklaşmamız lazım” diyen siyaset bilimci Prof.
Dr.
Cangül Örnek, “Tarihsel olarak bakarsak, gerçek anlamda halk egemenliğinin hayata geçebilmesi ve yurttaşlıktan bahsedebilmemiz için, toplumun bir ‘müritler toplamı’ olmaktan çıkarılması, kişilerin mezhepleriyle veya dinleriyle kamusal alanda temsil edildiği gelenekten radikal olarak kopulması gerekiyordu.
Bu açıdan bakıldığında laiklik, Cumhuriyetin kuruluş döneminin en devrimci ilkesidir diyebiliriz” diye konuştu. ‘TOPLUM DİRENİYOR’ 2000’lerin ilk 10 yılında İslamcıların ve liberallerin iddia ettiğinin aksine, laikliğin Türkiye’de halk tarafından büyük ölçüde benimsendiğini söyleyen Örnek, “1950’lerden beri sistemli bir dinselleşme sürecinin işlediği, üstelik sürecin 12 Eylül darbesiyle, önünün alabildiğine açıldığı düşünülürse bu durum büyük başarıya işaret ediyor” dedi. “Laikliğin ne kadar yaşamsal olduğunu bu kadar açık ve derinden hissettiğimiz hiçbir dönem olmamıştı” vurgusu yapan Örnek, “wÖzellikle çocukların iyilik halinin sağlanması için bu yapıların ortadan kaldırılması büyük önem taşıyor” ifadelerini kullandı.
Hukuk sisteminin adalet üretebilmesi için kamunun dinsel ve mezhepsel bir tutumunun olmamasının büyük önem taşıdığına işaret eden Örnek, “İfade özgürlüğünü kullanabilmemiz için dinsel baskının olmadığı bir tartışma ve eleştiri ortamı büyük önem taşıyor.
Eğitim sisteminin aklıyla ve iradesiyle hareket edebilen gençler yetiştirmesi için laiklik büyük önem taşıyor.
Dış politikada mezhepçi bir tutumla başka ülkelerin egemenliklerini ihlal eden, cihatçı yapıları destekleyen bir ülke olmamak için laiklik büyük önem taşıyor.
Kardeşlik hukukumuzun sağlam temellere dayanması için ‘ümmet’ olmak değil, hakkını arayabilen eşit haklara sahip yurttaşlar olabilmek büyük önem taşıyor.
Laiklik konusundaki perspektifimizi “din-devlet işleri” darlığına hapsetmemeli; laikliğin her alanda ne kadar önemli bir ilke olduğunu idrak etmeliyiz” çağrısı yaptı. ‘BİRLİKTE YAŞAMA TEMİNATI’ Laiklik ilkesinin tam olarak uygulanmasının; barış içinde birlikte yaşamanın, özgür düşüncenin, din ve vicdan özgürlüğünün temeli olduğunu ifade eden Avukatlar Vakfı başkan yardımcısı ve Türkiye’nin ilk kadın hukuku uzmanı Nazan Moroğlu, “Eğitimde, yönetimde, hukukta laiklik ilkesinin tam anlamıyla uygulanması, barış içinde birlikte yaşamamızın, din ve vicdan özgürlüğünün, özgür düşüncenin en temel dayanağıdır” dedi.
Moroğlu, “Ancak, laik ülkemizde son yıllarda eğitimden siyasete yaşamın her alanı, dine referanslı hale getirilmektedir.
Hukuk birliğinin ve demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan laiklik ilkesi, aynı zamanda kadın haklarının da güvencesidir. 5 Şubat’ın 89. yıldönümünde, laikliği zedeleyecek her girişimin karşısında olduğumu, laikliği özenle korumak için mücadeleye devam ettiğimi kamuoyu ile paylaşıyorum” ifadelerini kullandı. ‘DİYANET LAİKLİĞİN ARACI OLMALI’ Anayasa hukukçusu Prof.
Dr.
Korkut Kanadoğlu, 1924 Anayasası’nda 1937’de yapılan değişiklikle ilk defa anayasada yer alan “laik devlet” ilkesinin, 1961 Anayasası’nda da düzenlendiğini ve 1982 Anayasası’nda değişmezlik güvencesi ile koruma altına alındığını söyledi.
Kanadoğlu, “Bu ilke dinlere karşı tarafsızlık ile din ve inanç özgürlüğü olmak üzere iki sütun üstüne kuruludur.
Laiklik ilkesinin gereği olarak devlet, bütün dinlere aynı mesafede olmalıdır” dedi.
Kanadoğlu “Örneğin 14 Aralık 2019’da Resmi Gazete’de yayımlanan ‘Faizsiz Finans Kuruluşlarının Bağımsız Denetimini Yürüten Denetçiler İçin Etik Kurallarda’ ayet ve hadislere yer verilmesi, özdeşleştirme yasağına açıkça aykırı” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de inanç özgürlüğünün kurumsal yapısının, geleneksel bir Cumhuriyet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) üzerinden değerlendirilebileceğini belirten Kanadoğlu, “Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olmakla birlikte DİB’in çeşitli dini meseleler konusundaki görüşlerini bildirirken bağımsız hareket etmesi beklenir.
Kuruma ilişkin mevcut sorunlar, anayasal statüden değil, çoğunlukla uygulamadan kaynaklanmaktadır” uyarısında bulundu.
Diyanet’e ilişkin “Dincileşmenin aracı olmak yerine, laikliğin aracı olan bir kurum olmak kaydıyla anayasal statüko devam ettirilebilir” diyen Kanadoğlu, “Dinin, devleti veya kamusal aygıtın bölümlerini ele geçirmeye çalışmaması gerekirken günümüzde tarikatları geniş bütçe ve kadro olanaklarından yararlandıran DİB, dinin kamusal alana geçirilmesi sonucunu doğurmaktadır” tespitinde bulundu. ‘İBADETE ZORLAMA’ Öte yandan DİB’in İslam dinine ilişkin işleri yürütürken İslamın belli bir yorumu temelinde hareket etmesinin daha da belirginleştiğini söyleyen Kanadoğlu, “DİB’in Sünni İslam merkezli tutumu, İzzettin Doğan ve diğerleri/ Türkiye davasında AİHM tarafından da AİHS’ye aykırı bulunmuştur.
Mahkeme’nin Büyük Dairesi, Alevilerin Türk vatandaşlarının çoğunluğu ile aynı kamu hizmetlerine erişememeleri nedeniyle din özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar vermiştir” dedi.
Türkiye’de din uygulaması ile ilgili asıl özgürlük sorununun, çoğunlukla ibadete zorlanma biçiminde kendini gösterdiğini söyleyen Kanadoğlu, “Ülkemizde dini ibadetin bir kamu hizmeti olarak devlet tarafından üstlenildiği gerekçesi ve bu konuda dini cemaatlerin yetkisi olmadığı bahanesiyle devlet içinde İslam dininin öncelik kazandığı, yüzyıllık İslami yaşama biçiminin yansıtıldığı şeklindeki açıklamalar negatif din özgürlüğü (inanmama hakkı) ile bağdaşmaz” uyarısında bulundu.
Cumhuriyet hükümeti tarafından 1924’te kapatılan medreselere de değinen Kanadoğlu, “Bir kısmı 1952’den sonra imam hatip okulları adı altında yeniden açıldı.
Sonrasında imam hatip okullarının kapalı olan ortaokul bölümlerinin de açılmasıyla, Milli Eğitim Bakanlığı istatistiklerine göre imam hatip ortaokullarının ve liselerinin sayısı 5 bini aşmış durumda.
Siyasi iktidarın uzun yıllara dayanan din ve devleti özdeşleştiren uygulamaları laiklik ilkesini içini boşaltarak aşındırmakta, özellikle negatif din özgürlüğünün koruma alanının daralmasına yol açmaktadır