Haber Detayı
Türk Milliyetçiliğinde "24 Ocak" kırılması: Dervişoğlu bana dediklerini unuttu
Prof. Dr. Kemal Üçüncü yazdı...
1.
TÜRKİYE’DE EN GÜÇLÜ SİYASAL DAMAR ÖTEDEN BERİ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİDİRMilliyetçiler hesaba katılmadan bu ülkede kalıcı hiçbir siyasal projenin tahakkuk şansı yoktur.
Bir milleti krizlerden o ülkenin yurtsever devrimcileri, milliyetçileri çıkarır.
O anlamda milliyetçiliğin politik entelektüel temsilinin neliği ve niteliği büyük önem arz etmektedir.
Öteden beri politik milliyetçilik katı hiyerarşik bir yapı ve -geneli itibarıyla- vasat ve alt kadrolarla temsil edilerek Türkiye ve Türk dünyasına yaratıcı bir ufuk açması engellenmiştir.Arkadaşlarımız ve milliyetçi taban maalesef bunu önemsemiyor.XXI. yüzyılda durum farklıdır.
NATO için Türk ve İslam dünyası artık hedef coğrafyadır.
NATO ve Atlantik PKK/PYD benim kara gücümdür diyor.
Gizlisi saklısı yok.
Bizatihi NATO ülkelerini açıktan tehdit ediyor.
Avrupa güvenliği büyük bir belirsizliğe sürüklenmektedir500 yıllık Batı hegemonyası kökünden sarsılıyor.
Asya Pasifik bölgesi dünyanın toplam üretiminin ana omurgasını oluşturmaya başladı. 2050 yılında Rusya nüfus olarak neredeyse İran gibi yarıya yarıya Türk ve Müslüman bir ülke olacaktır.Türkiye artık kayıtsız şartsız bir NATO’cu ve Atlantikçi bağla büyüyemez, çıkarlarını savunamazSoğuk savaş sonrasında Türkiye’nin siyasal partiler düzeni, devlet aklı, Atlantik ve NATO’ya yeni jeopolitik gerçekler ışığında Türkiye’nin çıkarlarını dengeleyen yeni bir strateji teklif edecek entelektüel bilgi, donanımı, stratejiyi üretmediler.
Türkiye’nin özgül ağırlığını ve reflekslerini güç projeksiyonu yapma potansiyelini, velhasıl toplam milli güç unsurlarının optimum bir planlaması ve kullanımını sönümlüyor.24 OCAK KARARLARI ETKİSİ Bugün Türkiye’de politik milliyetçilik kadro ve taban olarak ekonomi politik bir perspektif, bir siyaset felsefesinden ziyade duygusal angajmanlar ve öznel tarih anlatılarından yapılan “garip çıkarımlarla” kendini ifade eder.
Bu tutumda 12 Eylül darbesi ve 24 Ocak kararlarının büyük etkisi vardır.
Atatürk dönemi millî Türk düşüncesinin ürettiği muazzam ekonomi politik vizyonun sonuçları ortadadır.
Buradan alınması gerekli dersler vardır.Oysaki Türk milliyetçiliğinin 12 Eylül öncesi seçim bildirgelerine ve parti Programlarına bakıldığında kamucu, plancı, emekten yana, solidarist ve sermayeyi tabana yayan kooperatifleşmeyi öne alan bir modeli vardır. 12 Eylül, 24 Ocak kararlarının kabulünü sağlamak ve Türkiye’yi küresel finans kapitalin kontrolüne sokmak için yapılan bir hareket olduğu açıktır.
Bu tarihten itibaren MHP ve Türk milliyetçiliğinin siyasal temsilleri de bu savrulmayı yaşanmıştır.
MHP ile aynı düşünsel ve siyasal gelenekten beslenen İYİP’in piyasa ekonomisinden yana olması, milliyetçi partilerin tamamının ve açıktan emekten yana olduklarını söyleyememesi son derece düşündürücüdür.DÜŞÜNDÜRÜCÜ NEDENLER Milletten yana olması gereken milliyetçilerin sermayenin mevziisi olan neoliberal ekonomi politikalarından yana olması büyük bir çelişki ve trajedidir. “Türkiye aç hürler tok esirler ülkesi” olmaktan çıkarmaya yönelik bir ekonomi politik hedeften buralara savrulmak düşündürücüdür.1969 MHP seçim bildirgesine bakıldığı zaman o zamanın sağ, kapitalist iktidarı AP’ye yöneltilen antikapitalist eleştiriler bugün için bile çok değerlidir.
Bunun aksi bir tabloda antiemperyalist ve antikapitalist söylemler havada kalır.
Milliyetçiliği sermayenin ve mütagellibenin erketecisi, yedeği haline sokar.
MHP’li, İYİP’li; Zafer Partili arkadaşlarımı, bağımsız ulusalcı, milli çizgideki tüm diğer arkadaşlarımı bu konu üzerinde yeniden düşünmeye davet ediyorum.
Bu patinajdan çıkmadan millete ve milli ülküye kalıcı bir katkı sunmanın imkanı olamayacağı açıktır. 2.
BİLİMSEL PERSPEKTİFİN YOL GÖSTERİCİLİĞİKüresel ölçekte neoliberal anlatı ve postmodernizm, saadet günlerinin sonuna geldi.
Son küresel salgınla beraber bütün makyaji dökülmüştü, riyakarlığı ortaya çıktı.
Artık yeni siyasal ve sosyal koşulları açıklayamıyor, çözüm üretemiyor.
İnsanlık yeni bir üretim ve paylaşım kültürü arayışının sancılarını çekiyor.Dünyanın en büyük varlığına sahip şirketin CEO’su Larry Fink, "kapitalizmin mabedi" sayılan Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun açılış konuşmasında önemli bir konuşma yaptı.
Zaman zaman tepkilerine neden olan forumun açılış konuşmasında Fink, kapitalizmin Soğuk Savaş'tan bu yana tarihinin en büyük sınavıyla karşı karşıya olduğunu belirtti.
Fink’e göre sistem bu gidişle sınıfta kalmak üzere.
Dünyanın en büyük varlık yöneticisinin söyledikleri özetle şöyle:"Berlin Duvarı 1989’da yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı.
Ancak bu zenginlik, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi.
Bu kadar adaletsiz bir dağılıma hiçbir toplum uzun süre dayanamaz; eninde sonunda sistem çatırdar.”Sümer’den beri artı değerin paylaşımı siyasal ve iktisadi doktrinlerin şekillenmesinde hep belirleyici olmuştur.
Son Epstein vakasında da görüldüğü üzere insanı ve toplumu tayin edici bir gücü olan ekonomik gücün belli bir zümrede toplanmasının yaratacağı insanlık dışı tablo ayan beyan ortaya çıkmıştır.
Bugün bir Çinli ve Hindistanlının bir ABD ve Kanadalı kadar doğal kaynak tükettiğini varsayarsak dünyamız gibi altı tane daha gezegene ihtiyacımız var.TÜRKİYE'NİN STRATEJİK YÖNELİMİ Buna paralel olarak Türkiye’de bağımsız milli bir siyasal bilinç yükseliyor.
Müdafa’â-yi Hukuk diye isimlendirebileceğimiz bu sosyoloji sağdan sola, çağdaş muhafazakârlara kadar geniş bir yelpazede %65‘lik bir tabana sahip.
Rand Corporation, Center for American Progress raporlarında da bu vurgu var.
Türkiye’nin yegâne stratejik bilgi üreten Mavi Vatandan, Türk kültür havzasına, üretim devrimine kadar Türkiye’nin yeni stratejik yönelimine “de facto” yön veren bu yeni bloktur.
Henüz bir kubbe gibi bu sosyolojiyi kapsayacak bir siyasal dil yok. Âcizane benim bazı tekliflerim var, vaktiyle yazdım.
Türkiye artık ekonomi alanında duvara dayandı, üretim ekonomisi ve Atatürk modelinden başka seçeneği kalmadı.
Fiili olarak tıpkı dış politikada olduğu gibi ekonomide de “üretim devrimi” programını takip etmek milli üretim potansiyelini savunma sanayii örneğinde olduğu gibi devreye almak durumundadır.3.
TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİ BU KAVRAMLAR ŞEKİLLENDİRECEKYeni siyasal süreçte kazanan “vatan ve hürriyet” kavramları olacaktır.
Türkiye’nin geleceğini bu kavramlar şekillendirecektir.
Kentli, orta sınıflara dayanan, eğitimli dünyayı tanıyan yeni bir milli sosyoloji yükseliyor.
Bu sosyoloji geleneksel sert tokalaşma, gardaş, sert şiir milliyetçiliğiyle, esnaf sohbetiyle konsolide edilemezler.
Yepyeni bir gençlik var.
Türkiye nüfusunun %60’lık kısmı 1980 sonrasında doğmuş.
Kasabalardan, Anadolu kentlerinden üniversiteye gelmiş bizim kuşak gibi davacı abilerle tokalaşmak için heyecanlanan mahcup delikanlılar değiller artık.
Bu sosyolojiyi garip sözlerle ve temelsiz fikirlerle ve kamyon arkası vecizeleriyle oyalayamazlar artık.AKŞENER YANILDI İYİ Parti başından beri milli bir kitle partisi olma meselesini angajmanları ve yapısal sorunları sebebiyle ıskalamak durumunda kaldı.
Meral Akşener merkez ve kitle partisi olma misyonunu neoliberalizmle uyumlaştırmanın ona siyasal bir kazancı olabileceğini sanıyordu.
Yanıldı.
Benzer arayışı Sayın Müsavat Dervişoğlu’nda da gözlemliyorum.
Haklı olarak milliyetçi partiler arasındaki bir ittifaktan ziyade milletin tüm kesimlerini kucaklayana ANAP ve AP gibi bir siyasal merkezden bahsettiler.
Maksatlarının AP ve ANAP gibi olmak olmadığını anlıyorum ve ilave ediyorum.
Türkiye’de pekâlâ milli bir kitle partisi kurmak mümkündür.
Bu bloktaki seçmen oranı bilimsel araştırmalarda %65 olarak gözükmektedir.ANA STRATEJİ Milliyetçilik statükonun kendine çizilen alanına razı.
Bir türlü anlayamadılar.
Emekli bürokratların üniversite ve ocak anıları, şiir, tarih, edebiyat içinden devşirilecek eklektik garip sözleriyle bu yeni sosyolojiye yön verilemez.
Bu anlamda Türkiye yepyeni bir siyasal dile ihtiyaç duyuyor.
Bu siyasetin adı yurttaş hukuku etrafında Müdafa’â-yi Hukuk temelinde, insan odaklı, üretim ve bölüşümü dengeli bir eksene oturtmuş, ekolojik duyarlı, çağı ve uygarlığı kucaklayan yepyeni bir perspektif olmalı.
Yüzyılın başındaki milli toplumcu perspektif, Atatürk modeli yeni baştan harmanlanmalıdır.
NATO’cu ezberler, mahfel dedikoduları bir kenara bırakılıp yeniçağın jeopolitik gerçeklerini dikkate alan “ehem mühim” tasnifi yapılmış a,b,c seçenekleri olan kısa, orta, uzun vadeyle kademelendirilmiş yeni yüzyılı kuşatacak bir ana strateji üretilmelidir.Kantin, otopark, imar rantı, %10 ekonomisini milli” diye sunanlara, liyakatsiz yakınlarını devlete boca edenlere, siyasi potlaç ekonomisine alternatif bütün Türk milletinin kimseye muhtaç olmadan geçimini temin edeceği bir yeni anlayış teklif ediyoruz.
Birbirini iterek güvece ekmek banma umudu yerine herkesin doyacağı fenni bir mutfak siyaseti millidir.Milli olmak budur.Türkiye’de bu kaynak ve imkânlar elbette bulunmaktadır.
Yeter ki cehalete saplanıp kendi kendinizi imha etmeyin.
Tekrar vurgulayalım sosyolojisi %65’lik bir potansiyele yaslanır.
TBMM partilerinin politbüroları bu yeni sosyolojiyi okuyup yön verebilecek birikime sahip değil maalesef.
Keşke Türkiye’de bu düşünceye siyasal örgütlenmeye taşıyacak hakikaten bir derin devlet aklı, bir eşraf kültürü, bir entelektüel bilinç, bir halk duyarlılığı ve örgütlenmesi buna yön verecek bir akademik bilinç olsa.“1908 ihtilâl-i kebirini idrak etmiş, milli demokratik devrimin Türkiye konjonktürü ve Türk milliyetçiliği için elzemiyetine vâkıf her Türkçü, kurum-kuruluş ve odak içinde Ömer Naci merhum gibi belagatle haykırabilsek keşke”.
Bir okurum böyle diyor.
Hegel’e Marks gibi; Marks’a Engels gibi; Salur Kazan’a Bayındır Han gibi; Bilge Kağan’a Tonyukuk gibi; Atatürk’e Falih Rıfkı gibi; simide çay gibi ahenkleri üretme zamanıdır.Kültürümüzün mayasında vardır, yeter ki irade olsun.Bizimkiler sert tokalaşma ve mahpushane anlatısının etkisinden çıkarlarsa, kutsadıkları bizim de çok sevdiğimiz milliyetçiliği temsil eden politik kadroların ıhlamur içip yarenlik edeceği, cami ve okul mütevellisi, dernek ve vakıf yöneticisi olacağı günlerin geldiğini belirtelim.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı devasa sorunları çözecek, birikimleri olmadığını görebilseler; bu iş yüzde elli tamam olur, keza diğer geleneklerdeki benzer düşünceleri paylaştığımız dostlarımız partizan bağlılıklarımızı kırarak bir Ocak etrafında toplanma zamanıdır.Düzen değişmeli!Yıllar önce MHP İzmir il başkanıyken bu yakınmayı şahsen benim bizzat Müsavat Bey’den dinlemişliğim vardır.Kadir Has Üniversitesi “Siyasal Değerler” araştırmasında siyasi kimlik temelli taleplerin %5 mertebesinde olduğu açıktır.
Onlarca kez yazdım kimlik diye yansıtılan sorun ekonomi temellidir.
Hakkari’nin 4 katı Kürt nüfusa sahip Gaziantep’te refahtan pay alan Kürt meseleye yurttaş hukuku açısından bakıyor, politik şiddet olarak kendini ifade etmiyor.
Bir Türk milliyetçisi olarak böylesi bir projeye [anayasanın ilk 4 maddesine saygılı, Atatürk devriminin birikimini içselleştirmiş bir projeye] entelektüel ve siyasi destek verdiğimi ifade etmek isterim.Sağdan sola ulusalcı, milliyetçi, Atatürkçü oyların toplamı %65 mertebesinde.
Bu bir sosyolojik gerçeklik.
Bazıları yanlış anlıyor.
Bu bir parti ve oy dağılımı değil.
Ortak siyasal değerler kümesi.
Bu sosyolojinin henüz ortak bir siyasal dili yok.
Bu sosyolojiyi bir kubbe gibi kuşatacak üretim ve paylaşımı eksen alan insan ve cemiyet odaklı, ekolojik duyarlıklı bir siyasal dile ihtiyaç vardır.
Türkiye’nin siyasetten soğumuş aydın, birikimli kesimlerini siyasete çekecek, sivil alanı siyasallaştırarak bir iradeye dönüştürecek yaklaşıma ihtiyaç var.
Böyle bir sosyolojiyi Neoliberalleri Hannibal’in filleri gibi öne sürerek başarılı olma şansı kalmadı.
Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü hiç bir şey yoktur.XXI. yüzyılı kuşatan yurttaş hukukunu, aydınlanma birikimini, kimsesi olmayanların cumhuriyetini inşa edecek milli bir siyasal dil gerekiyor.
Bu anlamda Atatürkçülüğü ve milliyetçiliği Atlantikçiliğin, Batıcılığın yedeğine veren yaklaşımlar her türlü bilimsel ve ahlaki temelden yoksundur.
Tarihsel gerçekleri tahrif etmekle eş anlamlıdır.
Atatürk’ün ve CHP’nin ilkelerinden bir Milliyetçilik değil miydi?Teoriden Praksise;Bugün kapitalist perversiyonun doruk noktasını oluşturan şey, üretimin tüm düzeylerine bulaşan ve en sıradan metaları bile değerin yüce cisimleşmeleri haline getiren kendi kendini fetişleştirmedir.
Siyasal iktisadın yaptığı, insan eylemlerindeki sapkın tutumu, siyasetinin öznesini sermaye olarak belirleyen ve siyaseti sermayenin kendi kendine değer katma şeklindeki yapısal eğiliminin altına yerleştiren kurumsal ve kuramsal inşalara tercüme etmektir.
Basitçe politikanın antik erdemi modern zamanlarda sermaye ve sınıfın insafına terk edilmiştir.
Fetişist çember kapalıdır; en dolaysız üretim bile kapitalist soyutlamanın dolayımından geçmektedir (tarladan market rafına).
Savunduğumuz eleştirel senaryoda, siyasetin öznesi ile sermayenin canlı olduğu “uydurulan” kuvvetleri arasında kökten bir heterojenlik vardır.
Söz konusu öznenin toplumsal cisimleşmesi olan ezilen milli sınıf, siyasetle ekonomi arasındaki ilişkinin tersine çevrilmesi ve siyasetin öznesinin meta biçimiyle bütünleşikliğinden koparılması için zorunludur.Pazarın anonim-keyfi gücünün kaderin modern versiyonu olduğunu dile getiren ilk kişi elbette Karl Marx’tır.
Yaşadığımız yüzyılda piyasa adeta canlı bir varlık gibi konuştuğu, tepki verdiği kendi görüşünü açıkladığı ikaz ettiği hatta antik pagan Tanrısı edasıyla fedakârlık talep ettiği zamanlara tanık olmaktayız.
Çok ülkenin tüm toplumsal tabakaları hatta bazen nüfusun tamamı ve insanların kaderi, hareketinin toplumsal gerçekliği nasıl etkileyeceğine hiç aldırış etmeden kar peşinde koşan sermayenin tekbenci, spekülatif dansı ile belirlenir.
Gerçek hayatın akışını ve olası faciaları tanımlayacak anahtarı sağlayacak şey sermayenin kendi kendini ilerletme hareketidir.
Tam da bu noktada, her türden pre-kapitalist toplumsal, ideolojik ve dolaysız şiddetten çok daha tekinsiz olan kapitalizmin progresif şiddeti yatar.
Söz konusu şiddet somut bireylere ait olmaktan öte tamamıyla nesnel ve anonimdir; her yere her mekâna yayılır.Kapitalist dünya görüşünün hakikati, özgürlük eşitlik gibi içi boşaltılmış siyasal siyasal kategorilerle üretilen evrensel borçluluktur.
En katışıksız haliyle ekonomik şiddet mefhumu, yaşadığımız ortamın, soluduğumuz havanın doğal hali gibi görünmektedir.
Burada bahsettiğim bir sisteme/ideolojiye ait şiddetin en rafine biçimidir: Sadece doğrudan şiddet değil, aynı zamanda şiddet tehdidi de dâhil olmak üzere tahakküm ve sömürü ilişkilerini devam ettiren incelikli bir baskı biçimidir.
Kapitalizm anlamı bozan yegane sosyo-iktisadi sistemdir ve başka bir dünya mümkündür mottosu artık bir ütopya değil zorunluluk olarak insanlığın karşısında durmaktadır.Odatv.com