Haber Detayı
Hazır yemek zehir demek I A. Nedim Atilla yazdı
Plastik ambalajlı hazır yemekler dakikalar içinde yüz binlerce mikro ve nanoplastik parçacığı gıdaya bırakabiliyor. Kolaylık sandığımız şey, sağlığımız ve gezegenimiz için görünmez bir risk olabilir.
Modern hayatın hızına yetişmeye çalışırken mutfaklarımızı da hızlandırdık.
Tencerelerin yerini plastik kaplar, ocakların yerini mikrodalgalar, mevsimlik pazarların yerini ise raf ömrü uzatılmış hazır yemekler aldı.
Ancak son veriler gösteriyor ki bu hızın bedeli yalnızca lezzet kaybı değil; sağlığımız ve gezegenimiz de ağır bir fatura ödüyor.Greenpeace International’ın yayımladığı “Are We Cooked?
The Hidden Health Risks of Plastic-Packaged Ready Meals” başlıklı rapor, plastik ambalajlı hazır yemeklerin ısıtılması sırasında ortaya çıkan görünmez tehlikeye dikkat çekiyor.
Rapora göre mikrodalgada ya da fırında ısıtılan plastik kaplar, dakikalar içinde yüz binlerce mikro ve nanoplastik parçacığı yemeğin içine salabiliyor.
Üstelik bu sadece fiziksel parçacıklarla sınırlı değil; plastikleştiriciler, antioksidan katkılar ve daha pek çok toksik kimyasal da gıdaya karışabiliyor.Bir araştırma, yalnızca beş dakikalık mikrodalga ısıtması sonrasında 326 bin ila 534 bin arasında mikro ve nanoplastik partikülün gıda benzeri ortama geçtiğini ortaya koyuyor.
Fırında ısıtmaya göre yedi kata kadar daha fazla… “Mikrodalgaya uygundur” etiketi ise tüketiciye güven veriyor; oysa gerçekte ısı, kimyasal geçişini dramatik biçimde artırıyor.Daha vahimi de, plastiklerde kullanıldığı ya da bulunduğu bilinen 4.200’den fazla tehlikeli kimyasalın büyük kısmı gıda ambalajlarında etkin biçimde denetlenmiyor.
Bisfenoller, ftalatlar, PFAS olarak bilinen “sonsuz kimyasallar”, hatta antimon gibi toksik metaller; kanserden kısırlığa, hormon bozukluklarından metabolik hastalıklara kadar pek çok sağlık sorunuyla ilişkilendiriliyor.
İnsan vücudunda gıda temaslı en az 1.396 plastik kaynaklı kimyasalın tespit edilmiş olması ise meselenin teorik değil, son derece somut olduğunu gösteriyor.Plastik yalnızca sağlığı değil, kültürü de aşındırıyorSlow Food hareketinin temel ilkesi bellidir: iyi, temiz ve adil gıda. “İyi” olan; lezzetli ve kültürel kökleri olan gıdadır. “Temiz” olan; doğaya zarar vermeden üretilendir. “Adil” olan ise üreticinin emeğini gözetendir.
Plastik ambalajlı hazır yemekler bu üç ilkenin de tam karşısında duruyor.Hazır yemek sektörü bugün küresel gıda sisteminin en hızlı büyüyen alanlarından biri.
Yıllık üretim 70 milyon tonu aşmış durumda.
Plastik ambalajlar, toplam plastik üretiminin yaklaşık yüzde 36’sını oluşturuyor ve küresel plastik üretiminin 2050’ye kadar iki katından fazla artması bekleniyor.
Bu tablo, yalnızca insan sağlığı açısından değil; toprak, su ve hava için de alarm veriyor.Slow Food’un kurucusu Carlo Petrini, yıllardır endüstriyel gıdanın bizi üretimden, toprağın döngüsünden ve yerel kültürden kopardığını vurguluyor.
Plastik ambalajlı hazır yemek, bu kopuşun en somut simgelerinden biri.
İçinde ne olduğunu tam bilmediğimiz, nerede ve hangi koşullarda üretildiğini sorgulamadığımız, ısıttığımız anda kimyasal bir kokteyle dönüşebilen bir “gıda”.ÇEVRESEL YIKIMIN GÖRÜNMEYEN KATMANIPlastik üretimi fosil yakıt temelli bir süreçtir.
Yani her hazır yemek kabı, bir parça petrol demektir.
Üretim aşamasında karbon salımı, kullanım aşamasında kimyasal risk, atık aşamasında ise mikroplastik kirliliği… Okyanuslarda, toprakta, hatta anne sütünde bile tespit edilen mikroplastikler, artık küresel bir çevre sorunu değil; gezegen ölçeğinde bir krizdir.Greenpeace’in uyarısı çok anlaşılabilir netlikte… Plastik krizi, geçmişte tütün, asbest ve kurşun vakalarında gördüğümüz inkâr ve gecikme döngüsünü izliyor.
Bilimsel kanıtlar artıyor; ancak düzenlemeler geride kalıyor. “Isıya dayanıklı”, “gıda ile temasa uygun” gibi ifadeler tüketiciye sahte bir güven hissi veriyor.Oysa yıpranmış ve çizilmiş plastik kapların iki kat daha fazla mikroplastik saldığı biliniyor.
Evlerimizde tekrar tekrar kullandığımız kaplar, aslında zamanla daha riskli hale geliyor.
Bir anlamda, sağlıklı beslendiğimizi sanırken yemeğimizle birlikte plastik de tüketiyoruz.Hızın bedeli ödenir…2024’te yayımlanan “Yavaş-La” adlı kitabımda böyle bir bölüm var: Hızın bedeli ödenir… Hazır yemek kültürü, yalnızca sağlık riski değil; aynı zamanda bir zaman algısı sorunudur.
Yemek pişirmek bir kültürdür, bir ritüeldir, bir paylaşım alanıdır.
Tarladan sofraya uzanan zincirin her halkası, doğayla kurulan bir ilişkidir.
Plastik ambalajlı bir ürünü mikrodalgaya koymak ise bu zinciri görünmez kılar.
Hızın bedeli de sağlıkla ödenir…Yerel üreticiden alınmış mevsimlik sebzelerle yapılan bir tencere yemeği; cam, çelik ya da toprak kapta saklanabilir.
Hem daha güvenlidir hem de çevresel ayak izi daha düşüktür.
Slow Food’un savunduğu model tam da budur; küçük ölçekli üretim, yerel ekonomi, düşük ambalaj, yüksek bilinç.Neler yapılabilir?
Plastik ambalajlı ürünleri mümkün olduğunca azaltmak gerek.
Cam, çelik ve seramik kapları tercih etmek gerek.
Yemeği plastik içinde ısıtmamak gerek.
Yerel pazarlardan, üreticiden doğrudan alışveriş yapmak gerek.
Mevsimsel ve ev yapımı yemek kültürünü yeniden canlandırmak gerek.
Şu anda en acil ve en anlamlı işlerden biri bence bu: Mevsimin ruhunu taşıyan, yerel ürünlerle yapılan, annelerimizin-ninelerimizin usulü ev yemeklerini yeniden hayatın merkezine koymak, bu kültürü unutulmaktan kurtarmak ve gelecek kuşaklara miras bırakmak.Çok net söylüyorum, bu artık bir tercih değil, bir gereklilik; hızlı tüketim çağında kaybolmaya yüz tutmuş mevsimsel, ev yapımı, samimi yemek kültürünü yeniden ayağa kaldırmalıyız; hem sağlığımız, hem toprağımız, hem de ruhumuz için.Hükümetlerin uluslararası plastik anlaşmaları çerçevesinde daha sıkı düzenlemeler yapması elbette şart.
Ancak bireysel tercihler de en az politik kararlar kadar güçlüdür.
Çünkü her satın alma bir oy verme biçimidir.Sonuçta mesele sadece mikroplastik değil; bir yaşam biçimi tercihidir.
Sağlıklı, temiz ve adil bir gıda sistemi mi; yoksa hızlı, paketli ve riskli bir tüketim kültürü mü?
Karşımızda çok keskin bir ikilem duruyor: Sağlıklı, temiz kaynaklardan gelen, üreticisiyle tüketicisi arasında güven ve adalet olan, doğaya zarar vermeyen bir gıda sistemi mi; yoksa ‘zaman yok, hazır olsun’ diyerek sunduğu ultra işlenmiş, şeker-tuz-yağ tuzağına düşüren, obeziteden kronik hastalıklara kadar pek çok riski beraberinde getiren paketli, hızlı tüketim kültürü mü?
Bu soru sadece bireysel bir tercih değil; çocuklarımızın geleceğini, toprağın verimliliğini ve toplumun sağlığını doğrudan belirleyen bir medeniyet meselesi.Bugün sofralarımızda şu soru yankılanıyor: Gerçekten sağlıklı mı besleniyoruz, yoksa kandırılıyor muyuz?
Bir tarafta mevsimin armağanlarını, temiz tarımı, küçük üreticiyi, emeği ve adaleti merkeze alan bir gıda sistemi; diğer tarafta parlak ambalajların ardına gizlenmiş, uzun raf ömrü için bozulmuş besin değeri, sağlığımızı tehdit eden katkı maddeleri ve gezegeni zehirleyen endüstriyel üretim zinciriyle şekillenen hızlı, paketli, yüksek riskli bir tüketim kültürü.
Seçim bizim… Ya sağlığımızı ve geleceğimizi geri alacağız ya da kolaylığın tuzağına düşmeye devam edeceğiz.Hazır yemek kolay olabilir.
Ama kolay olan her şey masum değildir.Ve bugün anlıyoruz ki; hazır yemek, çoğu zaman zehir demektir.Yemek Kültürü Araştırmacısı ve Yazarı A.
Nedim AtillaOdatv.com