Haber Detayı
Sesin kıyısında
“3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü münasebetiyle, Zeynep Özer’in yazısını farklı bir persfektiften okumanız için sizlerle paylaşmak istedim.” Uğur Becerikli
Bazı kayıplar gürültüyle olmaz.
Ne bir çarpma, ne bir patlama, ne de ani bir kopuş eşlik eder onlara.
Sessizce gelirler; usulca, kimse fark etmeden.
Önce kuşlar susar, sonra rüzgâr, en son insanlar...
Dünya, bir sabah sesini biraz daha kısarak uyanır.
İnsan bunu önce yorgunluğa, sonra dalgınlığa yorar; geçip gidecek sanır.
Oysa bazı sessizlikler geçmez.
İnsanın içine doğru sızar, orada büyür, derinleşir ve yavaşça yerleşir.
Ben de önce fark etmedim.
Belki de fark etmek istemedim.
Kapı zilini duymadığım gün, bunu dikkatsizliğime verdim.
Ocakta taşan çayı zihnimin dağınıklığına, kalabalık sofralarda kahkahaların arasında kaybolan cümleleri ise herkesin aynı anda konuşmasına.
Oysa kelimeler benden uzaklaşmıyordu; ben, onlardan usul usul geri çekiliyordum.
Zamanla insanların dudaklarına daha çok tutunur oldum.
Sanki ses, ağızlardan değil de dudakların kıvrımlarından sızıyordu.
Gözlerim, işitmenin eksilen yerini tamamlamak istercesine yüzlere yerleşiyordu.
Her konuşma, dikkatle çözülmesi gereken bir bilmeceye, her bakış sessiz bir tercümeye dönüşüyordu.
En çok da kalabalıklarda yoruluyordum.
Sesler birbirine karıştıkça, ben içime doğru çekiliyordum.
Bir masanın etrafında, tek kelime etmeden saatlerce oturduğum olurdu.
Çünkü anlamak için harcadığım çaba, konuşmaya gücüm kalmayacak kadar tüketirdi beni.
Zamanla geri çekilmeyi öğrendim.
Toplantılardan, dost meclislerinden, uzun telefon konuşmalarından… Bir mesaj atmak, aramak yerine daha güvenliydi.
Sessizlik, bahanelerimin ardına gizlenmişti.
İnsan, en çok da kendini saklamayı öğreniyor böyle zamanlarda.
Ta ki bir gün, sevdiğim birinin gözlerimin içine bakıp, “Beni hiç mi duymuyorsun artık?” deyişine kadar.
Bu bir soru değildi.
Bu, içimde yankılanan bir kırılmaydı.
O an anladım: Sorun kulaklarımda değil, hayatımla kurduğum bağda büyüyordu.
GERÇEKLE YÜZLEŞMEK Hastanenin koridorunda beklerken, içimde tanımlayamadığım bir ürperti vardı.
Bir yanım gerçeğin adını koymak isterken, diğer yanım ondan kaçıyordu.
Çünkü adı olan şey gerçektir ve gerçekle yüzleşmek, insanın kendine bakmaya cesaret edebilmesidir.
Odaya girdiğimde, duvarlar suskundu, cihazlar sessizdi.
Ama birazdan, yıllardır kaçtığım sesler, tek tek karşıma çıkacaktı.
Kulaklığı taktıklarında gözlerimi kapattım.
Sanki sesleri değil, geçmişimi dinleyecektim.
İlk bip sesi geldiğinde irkildim.
Sonra bir tane daha, bir tane daha… Bazılarını yakaladım, bazılarını ise yalnızca hissettim.
Varlıkla yokluk arasında salınan ince bir çizgideydim.
Test bittiğinde, ekran bana benden daha dürüst davrandı.
Grafikler, kaybolan frekansları gösteriyordu.
Ve o kayıp sesler, içimde birer anıya dönüştü: Bir çocuğun fısıltısı, bir yaprağın hışırtısı, uzaktan gelen bir kahkaha… Hayat, benden yavaşça sesini kısmıştı.
SÜRGÜNDEN DÖNEN SESLER Ama asıl kırılma, deneme cihazı takıldığında yaşandı.
Dünya, bir anda geri döndü.
Klimanın uğultusu, ayakkabıların zemindeki ritmi, kâğıdın hafif hışırtısı, bir kalemin masaya dokunuşu… Unuttuğum ne varsa, aceleyle kulağıma doldu.
Sesler, sanki uzun bir sürgünden dönmüş gibiydi.
Gözlerim doldu.
Çünkü anladım ki ben sağırlaşmamıştım; yalnızca eksilmişti seslerim.
Ve eksilen her şey gibi, içimde derin bir boşluk bırakmıştı.
O günden sonra, sesleri yeniden öğrenmeye başladım.
Tıpkı çocukken olduğu gibi.
Bazıları fazla yüksek geldi, bazılarını ayırt etmek zaman aldı.
Ama her biri, hayata yeniden bağlanmanın küçük ama anlamlı adımlarıydı.
Sabahları kuş sesleriyle uyanmak, uzun zamandır unuttuğum bir sevinci geri verdi bana.
Sokakta yürürken ayak seslerinin eşlik etmesi, yalnız olmadığımı hatırlattı.
Sevdiklerimin sesleri ise içimde derin bir yerlere dokundu; sanki uzun süredir kapalı duran bir kapı aralanmıştı.
KENDİ SESİMİ DUYMAK En çok da kendi sesimi yeniden duymak şaşırttı beni.
Konuşurken tonumu, nefesimi, kelimelerimin ağırlığını fark ettim.
İnsan, bazen kendi sesine bile yabancılaşabiliyormuş.
Anladım ki işitme kaybı, yalnızca kulakta yaşanan bir eksilme değildi.
Ruhun da yavaş yavaş sessizliğe alışmasıydı.
Ve bu alışma, en tehlikeli kabullenişti.
Artık daha çok dinliyorum.
Daha dikkatle.
Daha şükrederek.
Bir kahkahanın içindeki sevinci, bir vedanın içindeki hüznü, bir sessizliğin içindeki çığlığı… Çünkü biliyorum: Ses, hayatın nabzıdır.
Azaldığında yaşam yavaşlar; kaybolduğunda, insan biraz daha içine gömülür.
İnsan, çoğu zaman sahip olduklarını yitirmeye başladığında fark eder onların değerini.
Ses de böyledir.
Varlığında sıradan, yokluğunda yakıcıdır.
Oysa işitmek, yalnızca sesleri algılamak değildir.
İşitmek; bir annenin ninnisini, bir dostun tesellisindeki titreşimi, bir sevdanın fısıltısındaki kırılganlığı duyabilmektir.
İşitmek; hayata karışmak, kalabalıkta kaybolmamak, insan olmanın sesini yakalayabilmektir.
SESLER AZALINCA DÜNYA KÜÇÜLÜR Sesler azalınca dünya küçülür.
İnsan, kendi içine çekilir.
Kalabalıklar yalnızlığa, sohbetler yorgunluğa, sessizlikler kabullenişe dönüşür.
Ve en tehlikelisi de budur: Sessizliğe alışmak.
Oysa her ses, hayata uzatılmış bir daldır.
Bir kahkaha, bir selam, bir “buradayım” deyişi… Hepsi insanı insana bağlayan görünmez iplerdir.
YENİDEN DUYMAK Bugün yeniden duyabiliyorsam; rüzgârın yapraklara fısıldadığını, adımların yolda yankılandığını, sevdiklerimin adımı seslenirken seslerine titreyen sevgiyi… biliyorum ki bu, yalnızca bir teknik başarı değil, hayata yeniden dahil olmanın bir lütfudur.
Şimdi her sabah kulaklıklarımı takarken, gözlerimi kısa bir an kapatıyor ve içimden aynı cümleyi geçiriyorum.
Duymak, bir ayrıcalık değil; korunması gereken bir emanettir.
Ve belki de insan, en çok bu yüzden işitmeli: Kendini, başkasını ve hayatı kaybetmemek için.