Haber Detayı
ABD-İsrail kontrolü kaybetti
Uluslararası ilişkiler veyahut strateji uzmanı değilim.
Uluslararası ilişkiler veyahut strateji uzmanı değilim.
Fakat aklımız var.
Her zaman her olayda gözümüzün gördüğünün dışında bir bakış açısına da sahip olmamız gerekiyor.
Ne yazık ki ne televizyonlarda ne de köşe yazılarında farklı açıyla yazılmış yazılara rastladım.
Herkes konuyu yüzeysel nedenlerle inceliyor.
Bakın Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir eşikten geçiyor.
Bu durum 11 Eylül sonrası ABD’nin Bağdat’ı bombalamasıyla eşdeğer.
O günden bugüne Ortadoğu’da Suriye’de, Irak’ta, İran ve İsrail’de neler yaşandığı bir düşünün.
ABD-İsrail ile İran arasındaki gerilim, artık gölge savaşlar ve vekil aktörler üzerinden yürüyen kontrollü bir rekabet olmaktan çıkıp doğrudan ve çok katmanlı bir bölgesel çatışma evresine girdi.
Son günlerde yaşanan gelişmeler, savaşın hem coğrafi kapsamının genişlediğini hem de stratejik eşiğin yükseldiğini gösteriyor.
Görüyoruz ki burada mesele ne İran’ın nükleer silah üretme kapasitesi ne de İsrail’in saldırganlığı.
Bunlar her iki tarafın da kamuoyuna açıkladıkları bahaneler.
İran bölgede kaybettiği hegemonyasını geri kazanmak istiyor.
ABD, başta İran’ın nadir toprak elementleri olmak üzere petrol sahasını ve fiziki zenginliklerini kendi şirketlerine vermek istiyor.
Netanyahu ise sadece savaşarak iktidarda kalabileceği politikalarına ideolojik süsler yükleyip halkını kandırıyor.
İran’da bir kız okulunu vurup onlarca öğrenciyi öldürmesi de bu bilinçsizliğe bir örnek.
Trump , savaşın 4-5 hafta süreceğini açıkladı ama son gelişmeler ABD ve İsrail’in kontrolü kaybettiğini gösteriyor.
Üstelik ne Avrupa ne de kendi halkları bu savaşı destekliyor, istiyor.
İran’ın Suudi Arabistan’daki Aramco petrol rafinerisini hedef alması bu sürecin en kritik kırılma noktalarından biri oldu.
Günlük 550 bin varillik üretim kapasitesine sahip olduğu belirtilen bu tesisin faaliyetlerini durdurmak zorunda kalması, sadece Riyad için değil, küresel enerji piyasaları açısından da alarm niteliğinde.
İran burada klasik askeri hedefler yerine enerji altyapısını seçerek mesaj veriyor: Eğer Tahran doğrudan baskı altına alınırsa küresel enerji güvenliği de baskı altına alınır.
Bu, asimetrik caydırıcılığın en net örneklerinden biri.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması da bu amaçla atılmış bir adım.
İran bu açıdan kendisi için çok akıllıca bir strateji yürütüyor.
Bununla da sınırlı değil.
İran’ın Suudi Arabistan, BAE, Katar, Irak ve diğer Körfez ülkelerindeki Amerikan varlığını hedef alması, çatışmayı İsrail-İran hattından çıkarıp Körfez’e doğru yayıyor.
Kuveyt’te üç ABD savaş uçağının düşmesi Washington açısından doğrudan angajman eşiğinin aşılması anlamına gelebilir.
Yani savaş birbirlerine roket fırlatmanın dışına çıkabilir.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı, İran için yalnızca stratejik bir tehdit değil; aynı zamanda maliyet üretilebilecek bir hedef seti.
Çünkü 10 bin dolarlık drone’ları, her bir füzesi milyon dolarlık Demir Kubbe ve Patriot sistemiyle engellemeye çalışmak sürdürülebilir değil.
İsrail cephesinde ise tablo daha da çarpıcı...
İran’ın balistik füzeleri başta Kudüs ve Tel Aviv olmak üzere birçok noktaya isabet etti.
Bu durum, psikolojik eşiğin aşıldığını gösteriyor.
İsrail şehirlerinin doğrudan hedef alınması, Tel Aviv yönetimi üzerinde geniş çaplı ve kalıcı bir askeri karşılık baskısı yaratacaktır.
Bu da çatışmanın kontrollü misilleme döngüsünden çıkıp daha geniş bir askeri operasyona evrilme riskini artırıyor.
Bu noktada İran’ın stratejisi netleşiyor: Savaşı tek bir cepheye sıkıştırmamak, coğrafyayı genişleterek dengeyi dağıtmak.
İsrail’i savunma refleksi içinde tutarken Körfez monarşilerini de doğrudan risk altına sokmak.
Böylece ABD’nin kurduğu bölgesel hegemonyahâkimiyet kırılgan hale gelecek.
Bu strateji başarılı olursa Körfez ülkeleri Washington ile Tahran arasında daha zor tercihler yapmak zorunda kalabilir.
Önümüzde üç temel senaryo var.
Birincisi, sınırlı ama uzun süreli bir yıpratma savaşı.
Enerji altyapıları, askeri üsler ve vekil unsurlar üzerinden süren, düşük yoğunluklu ama kronik bir çatışma.
İkincisi, Körfez merkezli bir enerji krizi.
Eğer Hürmüz Boğazı’nda tansiyon yükselirse petrol fiyatları sıçrar, küresel enflasyon dalgası derinleşir ve Avrupa ile Asya ekonomileri ağır bedel öder.
Üçüncüsü ise ABD’nin doğrudan ve kapsamlı müdahalesi.
Amerikan kayıplarının artması halinde Washington’ın İran topraklarını hedef alan geniş çaplı operasyonlara yönelmesi ihtimal dahilinde.
Irak ve Suriye yeniden vekâlet savaşlarının ana sahasına dönüşebilir.
Lübnan, Hizbullah faktörü nedeniyle ikinci cephe haline gelebilir.
Suudi Arabistan ve BAE enerji güvenliğini korumak için daha sert askeri pozisyonlar almak zorunda kalabilir.
Türkiye ise artan enerji fiyatları, güvenlik riskleri ve olası göç dalgaları nedeniyle doğrudan etkilenir.
En kritik mesele şu: Bu çatışma askeri olmaktan çok ekonomik sonuçlarıyla yıkıcı olabilir.
Enerji altyapısının sistematik biçimde hedef alınması, küresel piyasaları sarsar.
Savaş sadece cephede değil, pompa fiyatlarında, enflasyon oranlarında ve tedarik zincirlerinde hissedilir.
Ortadoğu uzun süredir “istikrarsız ama yönetilebilir” bir denge üzerinde duruyordu.
Şimdi o denge çatırdıyor.
Savaş dediğiniz şey bir kârmaliyet hesabıdır.
Burada ABD için maliyet beklenenden daha fazla olacak gibi gözüküyor.
Kâr oranı düştükçe ABD’nin tavrı nasıl şekillenir göreceğiz.
Mevcut tablo, risklerin her geçen gün büyüdüğünü gösteriyor.
Bu kez mesele yalnızca sınır hatları değil; enerji hatları, küresel ekonomi ve bölgesel düzenin geleceği.