Haber Detayı

Dünya kaynıyor: Sanatın apolitik kalma lüksü yok
Kültür - sanat artigercek.com
06/03/2026 12:14 (7 saat önce)

Dünya kaynıyor: Sanatın apolitik kalma lüksü yok

Berlinale’den ödülle dönen yönetmen Emin Alper, 2009’daki Bilge Köyü katliamından esinlenen filminde koruculuk sistemi, din, korku ve güç ilişkilerinin bir toplumu nasıl radikalleştirebildiğini anlatıyor. Kürtçenin de yer bulduğu film, 'Sıradan insanlar nasıl şiddetin parçası olur?' sorusunu soruyor

Hilal SOLMAZ Artı Gerçek - Türkiye sinemasının uluslararası alanda en çok konuşulan yönetmenlerinden Emin Alper, yeni filmiyle bir kez daha toplum, iktidar ve şiddet ilişkilerini mercek altına alıyor.

Daha önce Tepenin Ardı, Abluka ve Kurak Günler filmlerinde korku, otorite ve toplumsal gerilimleri anlatan Alper, bu kez 2009’da Mardin’in Bilge köyünde 44 kişinin yaşamını yitirdiği katliamdan esinlenen bir hikâyeyi sinemaya taşıyor.

Berlinale’de Büyük Jüri Ödülü Gümüş Ayı’yı kazanan film; koruculuk sistemi, dinin araçsallaştırılması ve korkunun yarattığı güç ilişkileri üzerinden bir köy cemaatinin nasıl radikalleşebildiğini anlatıyor.

Bugün vizyona giren, Kürtçenin de yer aldığı film, aynı zamanda toplumsal hafızayla yüzleşme çağrısı yapıyor.

Alper’le hem Berlinale’de yaşanan tartışmaları hem de filmin arka planını konuştuk. *Öncelikle tebrikler.

Berlinale’de Gümüş Ayı kazandınız.

Dünyanın en prestijli festivallerinden birinde bu ödülü almak sizin için ne ifade ediyor?

Teşekkürler.

Tabii ki böyle bir ödül almak çok mutlu ve gurur verici.

Ama biliyorsunuz, Berlinale birkaç senedir çok ağır tartışmaların yaşandığı bir yer.

Biz de bu tartışmaların ortasında katıldık festivale.

Dolayısıyla bu sene ödül almayı ayrıca çok arzu ediyordum.

Çünkü bizim buraya katılma sebebimiz de aslında Berlinale’nin hâlâ sesimizi duyurabileceğimiz bir platform olabileceğine inanmamızdı.

Ödül alayım da törende konuşayım çok istiyordum.

Nitekim ödül töreninde böyle düşünenin sadece biz olmadığını gördük.

Filistinli sinemacılar da benzer duygularla gelmişlerdi ve onlar da bir ödül aldılar.

Onlar da seslerini duyurdular.

Dolayısıyla ben de ödül sayesinde aynı zamanda söylemek istediğim şeyleri söyleyebileceğim bir kürsü bulmuş oldum.

Bu yüzden ekstra mutlu oldum.

Ama onun dışında tabii ki gerçekten dediğiniz gibi çok prestijli bir ödül.

Bunu almak bizim için gurur verici.

Ayrıca bundan sonraki sinema yolculuğumuzu daha da kolaylaştıracaktır.

Emin Apler, Berlinale ödül töreni.

Fotoğraf: Berlinale *Berlinale bu yıl boykot çağrıları ve politik tartışmalarla gündeme geldi.

Jüri başkanı Wim Wenders’ın açılışta “Sinemayı politikaya bulaştırmayalım” sözleri de tartışma yaratmıştı.

Siz ise ödül konuşmanızda savaşlara ve Gezi tutuklularına değindiniz.

Bu sözleriniz sonrası gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baştan “gitmemeliydi” diyenler tavırlarını sürdürdüler.

Zaten kimsenin “ben böyle düşünmüştüm ama nihai tabloya bakınca fikrimi değiştirdim” demesini beklemiyordum.

Fikir değiştirmek ülkemizde yaygın bir pratik değil.

Ama ben finalde verdiğimiz kararın doğruluğundan emin oldum.

Çünkü finalde hem Filistinli sinemacıların hem de oradaki Beyrutlu bir kısa filmcinin sahneye çıkması, festivalin bizzat katılımcılar tarafından dönüştürüldüğünün işaretiydi.

Alman hükümeti bazı şeylerin söylenmemesini istiyordu.

Festival yönetimi de çok zor bir durumdaydı.

Yönetimde Alman, Amerikalı ve İngiliz isimler var; festival direktörü Tricia Tuttle da zor bir pozisyondaydı.

Sanırım yapabileceği en iyi seçeneğin bize kürsü vermek olduğunu düşündü ve verdi de.

Ödül töreninde de görüldüğü gibi biz o kürsüyü çok etkili bir şekilde kullandık.

Daha sonra Alman hükümeti Tricia Tuttle’ı görevden almak istedi.

Bu sefer bütün dünya sinema kamuoyu ayağa kalktı ve onu destekledi.

Sonunda geri adım atmak zorunda kaldılar.

Dolayısıyla sinemacılar Alman hükümetine de geri adım attırmış oldu.

Oraya gitmeseydik bunların hiçbirisi olmayacaktı. *Türkiye’de ödülünüz büyük bir sevinçle karşılandı.

Aynı yıl Almanya adına yarışan İlker Çatak da Altın Ayı’yı aldı ve Almanya Başbakanı Olaf Scholz tarafından tebrik edildi.

Türkiye’den size benzer bir tebrik ya da mesaj geldi mi?

Gelmedi. *Peki böyle bir beklentiniz oldu mu?

Konuşmadan sonra olmasını zaten düşünemezdim. 'SESSİZ KALMAK ARTIK BİLİNÇLİ BİR KÖRLÜK' *Hocam, bu bölümle ilgili bir soru daha soracağım, sonra filme geçeceğim.

Sürekli tartışılan bir konu var: sanatın politik olması.

Sinemanın politik olması neden bu kadar tartışılıyor?

Sinema neden politik olmak zorunda?

Aslında bu bütün sanatlar için geçerli ama sinema son yıllarda çok popüler ve çok görünür bir alan olduğu için daha fazla konuşuluyor.

Edebiyat için de geçerli ama bir edebiyat eserinin yayılması ve tüketilmesiyle bir filmin yayılması ve tüketilme hızı arasında büyük fark var.

Bir film çok daha hızlı bir biçimde çok daha geniş kitlelere ulaşabiliyor.

Ayrıca yaşadığımız dünyayla da ilgili bir durum var.

Yirmi sene öncesine baktığımızda dünya çok daha apolitikti.

Türkiye her zaman politikti, çünkü Türkiye’nin her zaman meseleleri vardı.

Ama özellikle Batı genel olarak daha az politizeydi.

Mesela Amerika Birleşik Devletleri bugün son derece kutuplaşmış bir ülke.

Oysa 20–30 yıl önce insanlar “Demokrat da gelse Cumhuriyetçi de gelse Amerika aynı Amerika’dır” derdi.

Avrupa için de benzer bir durum vardı.

Ama son 10–15 yılda dünya çok ciddi biçimde kutuplaştı.

Dolayısıyla da siyasallaştı.

Artık kimse siyasetten kaçamıyor.

Gazze’de büyük bir katliam yaşandı.

Dünya ayağa kalkmasına rağmen süper güçler İsrail’i destekledi.

İran’da savaş başladı.

Dünya genelinde emperyalist müdahaleler yoğunlaştı.

Dünya kaynıyor.

Böyle bir dünyada apolitik kalmak artık mümkün değil.

Apolitik kalmak neredeyse bu suçlara göz yummak ve dolayısıyla ortak olmak anlamına geliyor.

Dolayısıyla bir ahlaki baskı oluştu.

Sessiz kalmak artık bilinçli bir körlük olarak algılanıyor. 'KÜRTÇEYİ GÖRÜNMEZ KILMAK İSTEMEDİM' *Filmin başında “gerçek bir olaydan esinlenmiştir” deniyor.

Hemen o gerçek olayı sormak istiyorum.

Filmin ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek? 2009 yılında gerçekleşen Bilge Köyü katliamından esinlenerek yapıldı.

Katliamın çerçevesi, yani bir ailenin diğer aileyi ortadan kaldırması fikri gerçek olaydan geliyor.

Ama karakterler ve hikâyenin gelişimi büyük ölçüde kurgu. *Film Kürt coğrafyasında geçiyor ve karakterler Kürtçe konuşuyor.

Bu da hikâyeyi daha gerçekçi kılıyor.

Hazırlık süreciniz nasıl oldu?

Olayın gerçekleştiği köy bir Kürt korucu köyüydü.

Oradan hareket ettim.

Ama bu konu film sürecinde çok tartışıldı.

Acaba Batı’da geçse nasıl olurdu?

Hikâyeyi tamamen kurguya dönüştürsek mi diye de düşündük.

Ama tamamen kurgu bir hikâyeye dönüştürmenin filmin etkisini azaltacağını düşündüm.

Çünkü gerçekten yaşanmış bir olaydan yola çıkmak izleyici için başka bir deneyim.

Aynı zamanda bu, bizim hafızamıza yönelik bir hatırlama çabası.

Kürtçe meselesine gelince… Türkiye sinemasında Kürt coğrafyasını anlatıp Kürtçe konuşulmaması sıkça eleştirilen bir şey.

Ben de en azından bu dili görünmez kılmamak istedim.

Kürtçe bilmiyorum ama Kürt sinemacı arkadaşlarımızın ve oyuncuların yardımıyla filmde Kürtçeye belli bir yer açtık. *Filmi izlerken gözünüzü kırpmıyorsunuz.

Çünkü seyirci olarak tanıklık ediyorsunuz.

Bizim bu topraklarda çok hikâye var ama çoğu anlatılmıyor.

Bu tür olayları hatırlatmak bize ne kazandırır?

Gerçekten düşündürücü bir soru.

Bu ülkede o kadar çok olay yaşanıyor ki bazılarını unutuyoruz.

Ben filmi çekerken konuştuğum insanların önemli bir kısmı bu olayı hatırlamıyordu bile.

Ama benim filmi yapma sebebim sadece bu olayı hatırlatmak değil.

Aynı zamanda bunun tarihsel ve küresel bir karşılığı olduğunu düşünüyorum.

Küçük bir cemaatin radikalleşerek nasıl böyle bir noktaya geldiğini göstermek dünya için de önemli.

Uluslararası basında da bu şekilde yorumlandı.

Trump’a mı gönderme var, Netanyahu’ya mı gibi yorumlar yapıldı.

Yani tehlikeli liderlik biçimlerine dair bir uyarı olarak okundu.

Dolayısıyla iki düzey var: Birincisi bu olayı hatırlamak ve nedenlerini tartışmak.

İkincisi ise bir cemaatin nasıl radikalleştiğini anlamak. *“Kurtuluş”, prodüksiyon açısından bugüne kadarki en büyük filmlerinizden biri diyebilir miyiz?

Evet, zorlayıcıydı ama öyleydi galiba.

Tecrübem arttıkça daha büyük prodüksiyonlara cesaret edebiliyorum.

Kurak Günler de önceki filmlerime göre daha büyük bir prodüksiyondu.

Ama burada asıl sorun maddi imkânlar.

Prodüksiyon büyüyor ama bütçeler küçülüyor.

Buna rağmen iyi hazırlanmışsanız ve iyi bir ekibiniz varsa az parayla da büyük işler yapılabiliyor. *Filmdeki oyunculuk performansları çok konuşuluyor ve oldukça başarılı bulunuyor.

Oyuncu seçim süreciniz nasıl ilerledi?

Hiçbir oyuncu baştan aklımda yoktu.

Uzun bir audition süreci yaptık.

Oyuncular audition’da beni ikna ettiler.

Sonrasında çok ciddi bir prova süreci geçirdik.

Filmde güçlü bir kadın karakter de var ama onun da erkekleştiğini görüyoruz.

Çünkü patriyarka ve militarizm sadece erkekler tarafından üretilmez.

Kadınlar da bu söylemin parçası olabilir.

Filmde bunun küçük bir örneğini görüyoruz. *Son olarak seyircinin filmden hangi sorularla çıkmasını istiyorsunuz?

En temel sorum şu: Nasıl olur da sıradan insanlar bu kadar radikalleşebilir ve kötüleşebilir?

Filmi onların gözünden anlattım çünkü şu sorunun sorulmasını istiyorum: “Biz onların yerinde olsaydık ne yapardık?

Biz de böyle bir topluluğa dönüşebilir miyiz?” Yani bu sadece onların, başkalarının hikâyesi değil.

Bizim toplumumuz da böyle bir topluma dönüşebilir.

Bunu düşündürmesini isterim.

İlgili Sitenin Haberleri