Haber Detayı

Beğeni toplumunda kadın olmak
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
08/03/2026 11:09 (1 saat önce)

Beğeni toplumunda kadın olmak

Başlangıçta sokakta doğmuş, öfkesi olan, talepkâr bir fikir düşünün. Uğruna bedel ödenmiş. Sonra aynı sözü bir tişörtte görüyorsunuz. Bir kozmetik markasının kampanyasında. Mesaj orada durur ama sivri köpek dişleri törpülenmiştir. Kadın hareketi bu süreci en çok yaşayan alanlardan. Feminizm sokakta bağırılan bir mücadeleden filtreli bir gönderi estetiğine dönüşüyor.

Liseden beri Pink Floyd’u çok severim, gruptan da en çok Roger Waters’ı.

Onun İstanbul’a konsere geleceğini bir sabah okula yetişmek için apartman merdivenlerinden koşarken alt kattaki kapıya bırakılmış gazetenin köşesinden öğrenmiştim.

O zamanlar kapılara gazete bırakılırdı.

Eğilip haberi okumuş, olasılıkla ilk bilet alanlardan biri olmuştum.

Aylarca beklemiş, konser günü VIP kapısına yanlışlıkla gidip “Roger Waters’ın sahneye çıkış anını kaçıracağız” diye kendimden emin bir panikle görevliyi ikna etmiş ve öğrenci halimle sahneyi neredeyse elimle tutacak mesafeden izlemiştim.

O geceden elimde ne var?

Somut olarak hiçbir şey, ne bir fotoğraf ne bir video.

Yıl 2013… Akıllı telefonum da vardı, sosyal medyam da ama bir kare çekmemişim.

Prodigy konserinden de yok.

Başka gecelerden de.

O anlar bir ekran için değil, benim için yaşanmış.

Demek ki o zamanlar özneydim.

Bir ekranda -kendi ekranında veya başka bir ekranda- objeye dönüşme fikri aklımın ucundan geçmiyordu.

TEHDİTTEN EĞİLİME 1967’de Guy Debord, The Society of the Spectacle’da (Gösteri Toplumu) şöyle yazmıştı: “Doğrudan yaşanmış olan her şey, bir temsile dönüşmüştür.” Bugün yaşasaydı belki şöyle derdi: Doğrudan yaşanmış olan her şey, bir içeriğe dönüşmüştür.

Debord için gösteri, yalnızca televizyon veya reklam değildi.

Gösteri, gerçekliğin yerini alan imaj düzeniydi.

İnsanların yaşamaktan çok yaşamın temsilini tüketmesi hâliydi.

Sosyal medya ise bu gösterinin demokratikleşmiş biçimi.

Artık herkes hem izleyici hem oyuncu.

Hem meta hem pazarlamacı.

Burada bir kavram devreye giriyor: Recuperation (geri kazanım).

Sisteme yönelen eleştirinin sistem tarafından emilip zararsızlaştırılması.

Radikal olanın estetikleştirilmesi.

Tehdidin eğilim hâline getirilmesi.

Başlangıçta sokakta doğmuş, öfkesi olan, talepkâr bir fikir düşünün.

Uğruna bedel ödenmiş.

Sonra aynı sözü bir tişörtte görüyorsunuz.

Bir kozmetik markasının kampanyasında.

Bir influencer’ın sabah rutininde fonda çalan Çav Bella… Mesaj orada durur ama sivri köpek dişleri törpülenmiştir.

Kadın hareketi bu süreci en çok yaşayan alanlardan.

Feminizm sokakta bağırılan bir mücadeleden filtreli bir gönderi estetiğine dönüşüyor: “Kendini sev” etiketi...

Marka işbirliğiyle gelen “güçlü kadın” kampanyası...

KADIN BEDENİ Kadın bedeni hâlâ kamusal bir mesele ama artık yalnızca devletin veya medyanın değil, algoritmanın da meselesi.

Beden görünür oldukça değer kazanıyor.

Değer kazandıkça dolaşıma giriyor.

Dolaşıma girdikçe metalaşıyor.

Gösteri toplumunda kadın bedeni hem özne gibi görünüyor hem nesne olarak çalışıyor.

Beğeni ekonomisi duyguları ölçülebilir kılıyor, onay sayıya dönüşüyor.

Beğenilmek yalnızca psikolojik değil, ekonomik bir kategori artık.

Fenomenlik yeni bir sınıf sistemi gibi işliyor.

Hatta artık direniş bile içerik olabilir.

Kadın cinayetlerine ilişkin bir paylaşım, altında estetik bir siyah-beyaz fotoğraf, yanında doğru etiket, algoritma dostu bir öfke… Ve tebrikler: Öfkenizin dolaşım değeri var artık.

Sistem kadınların öfkesini bastırmıyor; dönüştürüyor.

Feminist sloganları pazarlama stratejisine çeviriyor.

Eşitlik talebini bireysel başarı hikâyesine indiriyor.

Politik olanı kişisel gelişim başlığına taşıyor.

Yapısal eşitsizlik yerine “özgüven”, kolektif mücadele yerine “kişisel sınırlar”, hukuk reformu yerine “enerji yükseltme”.

Tam da bu yüzden, 8 Mart deyince durup düşünmek gerekiyor.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü, bir indirim günü veya bir çiçek kampanyası değil.

Kurumsal sosyal medya hesaplarının mor filtreye büründüğü bir takvim boşluğu hiç değil. 8 Mart’ın kökü direnişte.

Emeğin görünmezliğine karşı yükselen seste.

Ancak beğeni toplumunda 8 Mart bile içerikleşebiliyor.

Markaların “kadınlarımız baş tacımızdır” mesajlarına, şirket içi “her kadına bir gül” kutlamalarına, algoritma dostu dayanışma postlarına dönüşebiliyor.

SANSÜRDEN ARZUYA Recuperation artık dışarıdan gelen bir sansür değil.

İçeriden işleyen bir arzu.

Beğenilme, onaylanma, dolaşıma girme arzusu.

Sistem muhalefeti susturmuyor, optimize ediyor.

Oysa 8 Mart görünmek için değil, değiştirmek için var.

Belki bu yıl küçük ama radikal bir şeyi hatırlamak gerekiyor: Her an paylaşılmak zorunda değil.

Her mücadele estetik olmak zorunda değil.

Her dayanışma ölçülebilir olmak zorunda değil.

Roger Waters konserinden geriye kalan şey bir fotoğraf değil belki ama içimdeki bir melodi… O melodinin hiçbir beğeni karşılığı yok ama gerçek.

Bu bir kayıp değil benim için.

Bence asıl kayıp şu: Paylaşılmadığı için değersiz sanılan anlar.

İlgili Sitenin Haberleri