Haber Detayı

İmamoğlu dosyası: Stüdyoda hüküm
Soner yalçın odatv.com
12/03/2026 05:55 (1 saat önce)

İmamoğlu dosyası: Stüdyoda hüküm

Soner Yalçın yazdı...

“Ekrem İmamoğlu/İBB davasında savunmalar başladı.

AKP’li bir arkadaş şaka gibi mesaj attı: “Davayı tarafsız verebilecek misiniz?”Dedim, “yok!” Ardından “ama” deyip ekledim; “ben o davada sanığım!”Şaka bir yana gazetecilik etiğinde, “çıkar çatışması” / “çıkar rekabeti” olarak bilinen “conflict of interest” kavramı var…Bu kavram, gazetecinin yazdığı ya da yorumladığı konuda, hukuki durumunun ya da doğrudan taraflığının bulunması halinde ortaya çıkan etik sorunu ifade eder.

Gazetecilik yalnızca bilgi aktarmak değil, aynı zamanda güven üretmektir.

Peki ben duruşmalar sürecinde ne yapacağım?

Yargılandığım İmamoğlu/İBB davası hakkında hiç mi yazmayacağım?

Gazetecilik etiğinde “çıkar çatışması” tartışması tam da bu sorunun etrafında döner.

Bu tartışma böyle durumda gazeteciden imkansız bir tarafsızlık beklemez.

Daha gerçekçi ilke önerir: Kendi konumunu okurdan gizleme...Benim arkadaşıma verdiğim mesaj da bundan ibaret...

Bir konuda taraf olduğun yerde hakemlik yapmanın zor olması, taraf ilanı anlamına gelmez.

Aksine, yazının hangi konumda yazıldığını okura açıkça söylemek olur.

Çünkü gazetecilikte güven, tarafsızlık iddiasından değil, şeffaflıktan doğar.

Okur, yazarın nerede durduğunu bildiğinde metinle daha dürüst ilişki kurar…Olayın ilk perdesi bu:STÜDYODAKİ “MAHKEME” SALONUHer daim şuna inandım: Yazıda karşı tarafın argümanlarını vermekle ancak entelektüel dürüstlük sağlanır.

Düşünce hayatı, yalnızca kendi görüşünü tekrarlamakla değil, karşı görüşü de adil ve hakkaniyetli biçimde ifade edebilmekle anlam kazanır.

Şunu demek istiyorum:Bir yıldır İmamoğlu/İBB soruşturması bağlamında kimi ekranlarda ağırlıkla tek yönlü anlatı hakimdi; acaba bundan sonra savunma tarafına söz hakkı tanınacak mı?Yoksa yine stüdyo ışıkları altında kurulan “mahkemelerde”, Silivri’de yargı süreci devam ederken dosya peşinen hükme mi bağlanacak?Bakın, gazetecilik yargı dağıtma yetkisine sahip meslek değil.

Görevi hüküm vermek değil, kanıtlanmış hakikati görünür kılmak.

Yargı süreci tamamlanmadan bir insanı suçlu ilan eden, delilden çok sloganla konuşan ve her tartışmayı siyasi cepheleşmenin dar kalıplarına hapseden üslup, gazetecilik olarak adlandırılamaz.

Böyle bir pratiği tanımlamak için farklı kavramsallaştırmaya ihtiyaç var.

Çünkü, gazetecilik kamuoyunun bilgi edinme hakkına dayanır, propaganda ise bir siyasi hattın savunusuna…Belki de bu yüzden onları gazeteci değil, “ekran savcısı”, “politik polemikçi” ya da daha açık bir ifadeyle “parti propagandacısı” olarak nitelemek daha isabetli olacak.Gazeteci farklı görüşlerin ortaya çıkmasına alan açar.

Propagandacı ise sonuca çoktan karar vermiştir; ekranı yalnızca o kararı yeniden ve yeniden ilan etmek için kullanır.Evet, “gazeteci maskesi” takanların meselesi hakikati ortaya çıkaracak tartışma yürütmek değil, çoktan verilmiş hükmü tekrar etmektir.Hakikat arayışı ile propaganda arasındaki çizgi tam da burada başlar: Biri sorar, diğeri peşin hüküm dağıtır.GÜRÜLTÜ BÜYÜYOR HAKİKAT KÜÇÜLÜYORGirişte yazdığım gibi, sorun yalnızca bir gazetecinin kendi etik sınırlarını gözetmesi, okuyucusunu uyarması değil.

Ya ötekiler?Biri, medya etiği konusunda ne kadar hassas ise, diğer taraf hiç umursamıyor…Bir taraf mesleğin sorumluluğunu ciddiyetle taşımaya çalışanlar, diğer taraf gazetecilik görüntüsü altında siyasal kampanya yürütüyor.

Bu durum, mesleğin en temel ilkesini zedeliyor: Okurun doğru ve güvenilir bilgiye ulaşma hakkı.

Gazetecilik, bir davayı ya da bir siyasi hattı savunmak için değil, gerçeği ortaya koymak için yapılan meslek.

Eğer ekranlar, gazeteler bu sınırı kaybederse gazetecilik, gerçeği araştıran meslek olmaktan çıkar.

Yerini siyasi ajitasyon alır!

Bu yüzden etik hassasiyet yalnızca meslek kuralı değil, okurun bilgiye güvenebilmesi ve medyaya duyduğu güvenin korunabilmesi için taşıması gereken sorumluluk.Olayın gözden kaçmaması gereken bir gerçeği ise şu:Medya dili sertleştikçe toplumdaki tartışma kültürü bozuluyor.

İnsanlar bilgiye değil, hükme ve sloganlara yöneliyor.

Böyle bir ortamda demokrasi zayıflar, adalet duygusu yaralanır… Siyaset kuramcısı Hannah Arendt’in dediği gibi, hakikatin toplumsal hayattan çekildiği yerde propaganda odaklı bağırış yükselir, gürültüden kimse kimseyi duyamaz.

Maalesef son yıllarda Türkiye’de gördüğümüz daimi tablo budur: Gürültü büyüyor, hakikat küçülüyor.Soner YalçınOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri