Haber Detayı
Türkiye'nin en zengin adamı bu soruya yanıt verdi: Neden zenginleştikçe daha az çocuk sahibi oluyoruz
Murat Ülker; "Her nesil bir öncekinden daha az sayıda olursa ne olur?", "Bu dünyada çocuk sahibi olmak, doğru bir şey mi?" ve "İyi bir hayat yaşamak ne kadar" önemli başlıklarıyla üç farklı yazı kaleme aldı.
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker; nüfus ve gelecek tartışmalarından çocuk sahibi olmanın anlamına, hayatın değerine ve ‘iyi bir hayat’ idealine uzanan konuları ele aldığı üç farklı yazı yayımladı."Neden zenginleştikçe daha az çocuk sahibi oluyoruz" sorusunu ele alan Ülker, "Burada konuyu fırsat maliyeti açısından ele almamız gerekiyor.
Fırsat maliyeti, bir şeyi seçtiğinizde vazgeçtiğiniz diğer seçeneklerin toplamına denir.
Bu bazen para, bazen zaman, bazen de dikkat, enerji, huzur veya birkaçı bir arada olabilir" ifadelerini kullandı."HER NESİL BİR ÖNCEKİNDEN DAH AZ SAYIDA OLURSA NE OLUR"Dean Spears ve Michael Geruso’nun “After the Spike: Population, Progress and the Case for People” yani Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlığın Durumu Üzerine kitabı (*) insan nüfusu gerçekte hep artmaya devam edecek mi, yoksa daha küçük bir nüfusa mı sahip olacağız gelecekte, sorusuna yanıt arıyor.Dean Spears, Texas Üniversitesi Austin kampüsünde ekonomi alanında çalışan hem ekonomik demografi hem de kalkınma iktisadıyla uğraşan bir akademisyen.
Çalışmalarında özellikle Hindistan’daki çocukların büyüme ve hayatta kalma koşullarına, çevre ve hava kirliliğinin sağlıkla kesiştiği noktalara ve nüfus yapısının toplumsal refahla ilişkisine odaklanmış.Michael Geruso ise Texas Üniversitesi Austin’de ekonomi profesörü; ekonomik demografi ve sağlık ekonomisi alanlarında çalışıyor. 2023 ve 2024 yıllarında Biden–Harris yönetiminde, Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi’nde sağlık politikaları ve nüfus değişimi konularında çalışan kıdemli ekonomist olarak görev yapmış.Yazarlar, geriye dönüp baktığımızda bütün hayatımızın, hatta aile büyüklerimizin hayatlarının bile nüfusun büyüme dönemine denk geldiğinin altını çiziyor.
Anne babalarımızın, onların anne babalarının, bir önceki kuşağın yaşadığı yüzyıllarda nüfus hep artıyordu.
Şimdi ise, yakın tarihte ilk kez bu artış trendinin yön değiştirdiği bir dönemin içerisindeyiz.
Pek çok ülkede doğurganlık oranları iki çocuğun altına inmiş durumda.
Eğer her nesil, bir öncekinden daha az sayıda bireyden oluşursa, uzun vadede nasıl bir dünya olacağı sorusu, kitabın temelini oluşturuyor.
Dünyadaki insan popülasyonun azalacağını bize matematik söylüyor.
Bunun toplum üzerinde ne gibi sonuçlara sebep olacağı sorusuna cevap ise işin çetrefilli yanı, çünkü nüfus konusu, insanlığın kendine nasıl bir gelecek hayal ettiği ile doğrudan ilişkili, değil mi?Spears ve Geruso, nüfusun yalnızca ne kadar tükettiğinden ziyade; aynı zamanda ne kadar ürettiği, ne kadar fikir ortaya koyduğu ve bilim, kültür, sanat, teknoloji alanındaki ürettikleri ile de ilgili olduğuna dikkat çekiyorlar.
Bugün bize normal gelen birçok ilerleme, çok sayıda insanın farklı zamanlarda ürettiği bilgi ve deneyimlerinin birikiminin bir sonucu değil mi?Kitapta “Spike” diye adlandırdıkları bir çizim var.İnsanlığın on binlerce yıllık tarihini bir zaman çizelgesine yerleştirdiğinizde, nüfus grafiği uzun süre oldukça düşük.
Ama son birkaç yüzyılda neredeyse dik bir şekilde yukarıya çıkıyor.
Şu anda, yaklaşık 8 milyar insanla tepe noktasına yakın bir yerde duruyoruz.
Yazarlar, bundan sonrasını düşünmemizi istiyor.
Doğurganlık günümüzdeki düşük seviyelerde kaldığında, bu tepe noktasının aşağı inmeye başlayacağı aşikar!Birkaç yüzyıl sonra hem daha yaşlı hem de sayıca daha az insanın yaşadığı bir dünyada yaşıyor olmamız ihtimali var.Ben yaşadığım şehrin sürekli kalabalıklaştığını hissediyorum, itirazında bulunanlarınız vardır.
Lakin bizim yaşam çevremizle kısıtlı gözlemlerimiz konuyu açıklamakta yetersiz kalacaktır.
Nüfusun düşüşü, gündelik hayatın içinde kolayca fark edilen bir şey değil.
Çünkü nüfusun azalması, bir sabah uyandığınızda okulların ve parkların boşalması anlamına gelmiyor.
Bundan ziyade, çok sayıda ailenin verdiği küçük kararların toplu sonucu oluyor; Spears ve Geruso’nun önemle belirttiği nokta da bu.Bir toplumun nüfusunun aynı kalabilmesi için, basit bir denge gerekiyor.
İki yetişkin, kendi yerini dolduracak kadar çocuğa sahip olmalı.
Kağıt üzerinde bu, ortalama iki çocuk demek, çünkü bir kuşak iki yetişkinden oluşuyor ve o kuşağın “yerini” bir sonraki kuşakta yine iki yetişkinin alması gerekiyor.
Ortalama çocuk sayısı bu seviyenin altına indiğinde, yani iki yetişkine mukabil iki çocuğun altına düştüğünde, her yeni kuşağın nüfusu bir öncekinden daha az oluyor.
Bu düşüş bir anda göze çarpmıyor.
Bir aile bir çocuk yapıyor, bir başka aile iki çocukta kalıyor, bir başka aile hiç çocuk yapmıyor.
Bunların hiçbiri tek başına “olağan dışı” bir tablo değil bakıldığında.
Çocuklar yine parklarda oynuyor, aileler okul çıkışlarında çocuklarını bekliyor filan… Bugün bize tamamen normal görünen bu aile içi kararlar, milyonlarca kez tekrarlandığında, uzun vadede nüfusun küçülmesine neden oluyor.Bu noktada 1960’larda davranış bilimci John B.
Calhoun tarafından yürütülen ve literatürde Universe 25 olarak bilinen deney hatırlanabilir.
Calhoun, fareler için sınırsız gıda, güvenlik ve barınma imkânı sunulan bir “ütopya” ortamı kurmuş; başlangıçta hızla artan nüfus, belli bir yoğunluk seviyesinden sonra sosyal çözülme belirtileri göstermiş.
Saldırganlık artmış, annelik davranışları zayıflamış ve nihayetinde doğurganlık düşerek koloni kendiliğinden sönümlenmiş.
Deney, fiziksel refahın tek başına sürdürülebilir bir toplumsal yapı üretmediğini; sosyal roller, anlam üretimi ve düzenleyici normların da belirleyici olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Universe 25 insanlık için sonucu baştan belli bir kader sunmaz; ancak refah ile sosyal bütünlük arasındaki ilişkiye dair oldukça düşündürücü bir metafor sağlar.
Deneye yöneltilen temel eleştiri, fare topluluğu sosyal bir deney için uygun olmadığıdır.
Kapalı ve yapay bir ortamda gözlenen fare davranışlarınım karmaşık insan toplumlarına doğrudan genellenemeyeceği vurgulanmaktadır (**).Elbette, nüfusun yaşlanması ve küçülmesi; ekonomik açıdan somut sonuçlar doğuruyor.
Ancak yazarlar sorunu bununla sınırlı görmüyorlar.
Eğer nüfus giderek azalırsa; gelecekte yaşayabilecek pek çok insan hiç doğmamış olacak.
Yazarlar, kendi hayatlarını kuracak, çalışacak, üretecek velhasıl yaşayacak milyonlarca insanın var olmaması ne anlama gelir diye soruyorlar ve bu konuda düşünmemizi istiyorlar.
Ama tabii doğurganlık kararının kişisel özgürlük alanı olduğunu biliyoruz.
Kitabın kimin kaç çocuk sahibi olması gerektiğini söylemek gibi bir iddiası yok; daha çok ebeveynlik gerçekten ekonomik, sosyal ve kültürel olarak desteklenseydi, aldığımız kararlar aynı mı olurdu, sorusunu irdeliyorlar.
Çocuk büyütmenin maliyeti ve bakım yükünün büyük ölçüde kadınların üzerinde kalmasıyla birleştiğinde, pek çok insan için kariyer ve sosyal yaşamı zorlayan bir tabloya dönüşüyor.
Yazarlar, dünyanın farklı yerlerinde insanların daha az çocuk sahibi olmak kararının arkasında bu koşulların payı olduğunu söylüyor.Önemli bir hakikat: Nüfus artışında bir kez belirli bir eşiğin altına düşen ülkeler, nüfuslarını muhafaza edecek seviyeye tekrar ulaşamamışlar.
Bugüne kadar düşük doğurganlık oranlarının kendiliğinden yeniden yükseldiği bir örnek yok.
Sadece Güney Korede doğum oranı üst üste ikinci kez arttı bunu da belirteyim (***) Yani, eğer ileride nüfusun dengede kaldığı ve hızlı artış ve ya eksilmelerin olmadığı bir dünya istiyorsak, bu kendiliğinden olmayacak.
Çocuk sahibi olmanın koşulları, teşvikler ve gerekli toplumsal altyapıyı, şimdiden yeniden kurgulamamız gerekecek.
Bizim için telaşa gerek yok, ama gerekli işleri gerçekleştirmek için fazla vaktimiz de yok.Kitap, daha az insanın yaşadığı bir dünya, gerçekten daha iyi bir dünya mıdır, sorusuna iklim krizi, eşitsizlik, özgürlük, çocuk ve yaşlı bakım ihtiyaçları ve henüz doğmamış nesillerin yaşam hakkı, hepsini birlikte düşünmemizi öneriyor.
Sonrası, kendi seçimlerimiz, yaşamımız, gezegenimiz, ülkemiz ve içinde bulunduğumuz çağın tercihleriyle ilgili… Nasıl düşünüp karar vereceğiz, bakalım:2, 1.9’dan büyüktür.Bir örnek; Uttar Pradesh’te bir devlet hastanesinin yeni doğan servisinde çalışan Seema, her gün yeni bebeklerle karşılaşıyor.
Kendi ailesinin geçmişi hep kalabalıkmış.
Elektrik, düzenli gelir ve sağlık hizmetlerine kavuşmaları daha yeni olmuş.
Fakat Seema’nın kendi hayatında düşündüğü çocuk sayısı tekmiş.
Bu tercih, çevresindeki birçok insan için de benzer.
Bu önemli bir eşik!Bireylerin daha az çocuğa sahip olmayı tercih etmesi, yeni kuşakların küçülmesi anlamına gelir.
Bu yüzden, ortalama çocuk sayısının hangi seviyede olduğu, incelenmesi gereken verilerin başında geliyor.
İki sayısı, bu yüzden mühim!
Bu basit bir denge hesabıdır.
Çocuk ölümlerinin seviyesi, bölgesel koşullar ve tarihsel dönemler de bu hesaba etki eder.
Bazı ülkelerde bu denge biraz daha yukarıda, bazılarında biraz daha aşağıda kurulabilir.
Yine de doğurganlığın uzun süre boyunca iki çocuğun altında kaldığında, kuşakların toplam büyüklüğü giderek azalır.Nüfus tablosunda doğru okunması gereken bir önemli veri daha var.
Nüfusun uzun süre boyunca artmış olması, doğumların sürekli yükseldiği anlamına gelmez.
Son yüzyıllarda nüfusun yükselmesinde belirleyici olan asıl değişim, artan doğum sayısından çok azalan ölüm oranlarında yaşandı.
Bebekler ve çocuklar geçmişe kıyasla çok daha yüksek oranlarda hayatta kalıyor.
Bu durum doğurganlık azalırken toplam nüfusun bir süre daha büyümesini mümkün kılıyor.
Nüfusta yaşanan artışı iyi okumamız gerekiyor.
Bu tabloyu geriye dönük olarak görmek de pek kolay bir iş değil.
Dünya nüfusuna dair bildiklerimiz, büyük ölçüde tuttuğumuz kayıtlara dayanıyor.
İsveç gibi bazı ülkelerde, kilise ve devletin erken dönemde oluşturduğu kayıt sistemleri sayesinde yüzyıllar öncesinden doğum ve ölüm verileri mevcut.
Dünyanın başka pek çok yerinde ise bu tür kayıtlar daha sonra oluştu.
Günümüzde tarihçiler, mezar taşları, aile kayıtları ve arkeolojik bulgular ile verileri tamamlamaya çalışıyor.Geçmişi incelemenin zor olduğu kadar, geleceğe dair kesin öngörülerde bulunmak da bir o kadar zordur.
Doğurganlığın hangi ülkede, ne zaman ve hangi seviyede kalacağının bilinmesi mümkün değildir.
Mevcut eğilimler, dünyada uzun süredir alışılmış olan artış yönünün tersine döndüğünü gösteriyor.
Nasıl bir dünyada yaşayacağımız, nasıl bir toplum kuracağımız ve normalimizin ne olduğu da tayin edici oluyor.Gezegenimizle ilişkimizi gözden geçirdiğimizde…Çevre ve nüfus sorunu arasında çoğu kişinin zihninde otomatik bir bağ var.
İnsan sayısı artarsa kirlilik artar; insan sayısı azalırsa, çevrenin üzerindeki baskı azalır, diye düşünülüyor.
Kitap bu sabit düşünce hakkında önce veriye bakalım diyerek irdeliyor, mesela hava kirliliği: PM2.5 denilen parçacık kirliliği üzerinden ülkeleri karşılaştıran bir sistemde grafikte bir eksen nüfus yoğunluğunu, bir eksen kirlilik seviyesini gösteriyor.İlk bakışta insan, Hindistan kalabalık ve kirli, ABD daha az nüfuslu ve daha temiz diye düşünebilir.
Fakat tüm dünyaya bakınca tablo daha değişik, lakin istatistiksel ilişki yok.
Mesela Japonya ve Güney Kore, Hindistan kadar yoğun bir nüfusa sahip; ancak insanlar daha temiz hava soluyor.
Nijerya ise ABD kadar bile yoğun değilken ciddi kirlilik yaşayabiliyor.
Sanki konu nüfus yoğunluğundan ziyade, o ülkede insan ve kurumların ne yaptığı ile ilgili!Kirliliğin nereden ve nasıl geldiği ise işin can alıcı noktası.
Orta gelirli bazı ülkelerde kömürle elektrik üretimi PM2.5’i yukarı taşıyor.
En yoksul tarım ekonomilerinde ise anız yakılması bile başlı başına bir yük oluşturuyor.
Tarlayı bir sonraki ekime hazırlamanın en ucuz yolu, atıkları yakmak olabiliyor.
Ev içinde odun, tezek gibi yakıtları kullanmak da yükü arttırıyor.
Yani sadece nüfus yoğunluğunu sebep olarak görmek, kesin doğru bir yaklaşım değil.
Teknik çözümler ve gerekli yatırımlarla, ilgili kural seti uygulamakla ve aslında toplumsal farkındalık meydana getirmekle çevremiz üzerindeki baskıyı azaltarak sorunların önüne geçmemiz mümkündür.Mexico City burada verilebilecek en iyi örneklerden.
Geçmişte bir dönem çocukları gökyüzünün rengine gri dediği bir şehirde bugün gökyüzü mavi diye tarif ediliyor.
Şehrin nüfusu azalmadığına göre değişen yönetim tercihleri, denetim, teknoloji ve kamu baskısı değişimi meydana getiren temel etkenler.
Hindistan’da ise tam tersi bir durum mevcut.
Anlayacağınız, nüfus büyüklüğü ile partikül hava kirliliği arasında anlamlı bir ilişki yok.
Tarihsel olarak baktığınızda, gerçek bir ilişki de yok.
Konuyu nicelikten çok, nitelikle açıklamak daha doğru.İnsan sayısı arttıkça gezegenin daha fazla zorlanacağı fikri, özellikle son yarım yüzyılda toplumda yaygın olarak kabul edilmişti.
İnsan fazlalığının sorun olduğu fikrinin geniş kitlelerce benimsenmesinde, 1800’lü yıllarda yaşayan Thomas Malthus’un ve 1960’ların sonunda yazılan bazı metinlerin etkisi büyük olmuş.
Malthus nüfusun artmasıyla birlikte kıtlık olacağını, 1968’de yayımlanan The Population Bombkitabı da çevre sorunlarının doğrudan nüfus artışıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini savunuyordu.Paul Ehrlich tarafından yazılan kitap, sınırlı kaynaklara sahip bir gezegende artan insan sayısının kaçınılmaz sorunlar doğuracağını anlatıyordu.
O dönemden itibaren çevreyle ilgili pek çok tartışmada, insan kalabalıklığı konusu kendiliğinden merkeze yerleşti.
Nüfus arttıkça çevrenin üzerindeki olumsuz baskının artacağı fikri, yıllarca sorgulanmadan kabul gördü.Ancak çevreyle ilgili sorunların ortaya çıkışı, tek bir değişkenle açıklanabilecek kadar basit değildir.
Dünyada son iki yüzyıldır yaşanan hızlı nüfus artışıyla beraber sanayileşme, enerji üretim tercihlerindeki dönüşüm, şehirlerin büyüme biçimi ve üretim yöntemlerinin etkisi çoğu zaman birbirine karışıyor.
Neden, sonuç ilişkileri incelenirken, bunların da göz önünde tutulması gerekiyor.Bugün nüfus artışının tepe yapıp sonra düşmeye başladığı veya nüfusun bir noktada dengelendiği senaryolar var.
Kitap denge halini tartışırken, işin kolayına kaçmamak için en uç varsayımı seçiyor.
Mesela, yarın doğurganlık oranı düşük olan toplumlar bir anda eski yüksek doğurganlık seviyelerine geri dönse ve dünya 12 milyar kişilik nüfusa ulaşsa gibi, kendilerinin bile gerçekçi bulmadığı bir varsayımı test ediyorlar.
Hızı bir parametre olarak alsak da belli bir zaman aralığında dünya nüfusu hızla değişmiyor.
Mesela yıl boyunca hiç kimsenin ölmediğini ve doğumların aynı kaldığını düşünelim.
Bu uç senaryoda dünya nüfusu 8,2’den 8,3 milyara çıkıyor.
Bir de tam tersini düşünelim; yıl boyunca hiç doğum olmasın, ölümler normal akışında devam etsin; bu senaryoda da nüfus 8,2’den, 8,1 milyara iniyor.
Bu iki uç ihtimal bile kısa vadede ancak küçük bir fark yaratıyor.
En uç ihtimalde bile iklim açısından dramatik bir fark oluşmuyorsa, daha olası ihtimallerin etkisi de düşük olur.
Yani iklim krizi gibi acil aksiyon alınmasını gerektiren bir konuda, sorunu nüfus artışına endekslersek zamanın etkisini yanlış değerlendirmiş oluruz.Bir de gelişen teknoloji ve yeni politikaların etkisi var.
Veriler, Birleşik Krallık’ta kişi başı emisyonun 1950’li yıllara kıyasla ciddi biçimde düştüğünü gösteriyor.
Bugün bir çocuğun karbon izi verisine de ulaşmak mümkün.
Araştırma kapsamında kurulan modelde, bir bebeğin doğduğu yıla göre hayat boyu emisyon etkisinin değiştiğini gösteriyorlar.
Grafik, 1970’lerde doğanların etkisinin zirvede olduğunu, bugün doğan bir bebeğin etkisinin ise daha az olduğunu gösteriyor.
Sanayileşmenin hızlandığı dönemlerde doğan kuşakların karbon ayak izi daha yüksekmiş.
Günümüzde ise bu trend aşağı yönde; bugün doğan bir çocuğun yaşamı boyunca yaratacağı toplam etki, on yıl önce doğan bir çocuğa kıyasla daha düşük görünüyor.
On yıl sonra doğanlar içinse bu etki daha da azalıyor.
Yani yeni doğanın çevre üzerinde azalan bir baskı yarattığı söylemek daha doğru.Hızlanan hayat biçimi bugün, yarım yüzyıl önceki kadar büyük bir problem yaratmıyor.
Çünkü artık toplumun çevre bilinci, kanun koyucu, üretici ve servis sektörlerinde çalışanların aynı faaliyetleri, hatta daha fazlasını daha düşük çevresel etkiyle gerçekleştirmesini mümkün kılıyor.Eğer doğurganlığın artması toplum için hayırlı ise, çocukları kim doğuracak?Kadınlar.
Bu değiştirilemeyecek biyolojik bir durum.
Hamilelik sürecinin zorluklarını, doğumu ve doğumun taşıdığı riskleri kadınlar üstleniyor.
Bebeğin bakıma ihtiyaç duyduğu sürede kadınların üzerine daha fazla yük düşüyor.
Nüfusun dengelendiği bir gelecek düşünürken, bunun modern toplumda kadınlar üzerinde nasıl bir yük oluşturduğunu açıkça konuşmamız gerekiyor.
Kadınların özgürlüklerinin kısıtlandığı, bir şeye zorlandığı bir şekil kabul görmeyecektir.
Zaten yazarlar da zorla veya teşvikle çocuk sahibi olunmasını sağlayan politikaların uzun vadede nüfusu dengede tutabildiğine dair somut bir örnek olmadığını söylüyor.
Gereken, insanların özgür ve adil koşullarda ve desteklendiklerini hissettikleri bir ortamda, ortalamada iki çocuklu bir aile hayatını tercih etmesidir.
Bunun için, toplumda ebeveynlik anlayışının bugünkünden daha kolay, daha güvenli ve yüklerinin paylaşıldığı bir hal alması gerekiyor.Ortalama iki çocuk demek, herkesin iki çocuk sahibi olması demek değildir.
Bazıları hiç çocuk istemiyor, bazıları bir çocukla yetiniyor, bazıları üç ya da daha fazla çocuk yapıyor.
Mesela Kanada ve Çekya’yı ele alalım.
İki ülkede de aynı kuşak ailelerde ortalama çocuk sayısı 1,8, fakat aile yapıları farklı.
Çekya’da iki çocuklu aileler daha yaygınken, Kanada’da ailelerin içinde hiç çocuğu olmayanlar ve üç ve üzeri çocuk sahibi olanlar daha fazla.
Ama ortalama aynı 1,8, yani nüfusun dengede kalması için tek tip aile modeli dayatılmasına hiç ihtiyaç yok.Günümüzde kadın haklarında artış var, ABD örneği dikkat çekici: 1975 ile 2010 yılları arasında, kadınların toplumsal konumu belirgin biçimde iyileşmiş, ücret farkı azalmış, daha fazla kadın eğitim görmüş.
Kadınlar mesleki ve hukuki alanlarda ciddi kazanımlar elde etmiş.
Kadınların çalışmasına yönelik toplumsal onay artmış.Ama ABD’de aynı dönemde doğurganlık oranı büyük ölçüde sabit kalmış.
Doğurganlığın azalmadığı bir dönemde, kadınlar eşitlik anlamında epey ilerleme kaydetmiş.
Yani, kadın, erkek eşitliğini sağlamak için doğurganlık düşmelidir, iddiası geçerli değilmiş.
Çalışma hayatına bakıldığında da benzer bir tablo var.
OECD ülkelerinde doğurganlık oranları ile cinsiyetler arası ücret farkı arasında anlamlı bir ilişki görünmüyor.Bebeğin bakım yükü, hala büyük ölçüde kadınların üzerindedir.
Ev işleri, çocuk bakımı ve tüm diğer yükler eşit dağılmıyor.
Bu eşitsizlik, iş hayatındaki farklara da sebep oluyor.
Yazarlar, eğer nüfusun dengelenmesi isteniyorsa, çocuk bakımında yükün daha geniş bir kesim tarafından paylaşılması gerektiğini söylüyor.***"BU DÜNYADA ÇOCUK SAHİBİ OLMAK DOĞRU BİR ŞEY Mİ"Savaşlar, kırılgan demokrasiler, iklim krizi, bir türlü sağlanamayan eşitlik ve benzerleri… Yaşamımız böyle olunca belki de hiç doğmamak veya doğurmamak daha iyidir, görüşü çok taraftar buluyor.
Bunun temelinde kaygı var.
Bu kaygıyı besleyen görüşlerden biri, herkese yetecek kadar gıda yok, düşüncesidir.
Özellikle 1960’lardan itibaren, The Population Bomb yani Nüfus Patlaması gibi anlatılar, dünyanın doyurulamayacak kadar kalabalık olduğu fikrini topluma aşılamıştı.
Thomas Robert Malthus da benzer bir anlatıyı 1800’lü yıllarda savunmuştu.
Oysa bugün geriye dönüp baktığımızda, tablo hiç de tasvir edilen gibi görünmüyor. 1961’den bu yana dünya nüfusu 3,1 milyardan 7,8 milyara çıkmış durumda; aynı dönemde kişi başına düşen kalori miktarı her kıtada yükselmiş.
Yani nüfus artarken, beslenme de düzelmiş. “Daha çok ağız, daha az lokma” denkleminin yanlış olduğunu mevcut veriler kanıtlıyor.
Açlık, modern dünyada çoğu zaman “yeterince üretilemediğinden” kaynaklanmıyor; sorun gıdanın ulaşılabilirliğinde meydana geliyor.
Savaş, iç çatışma, otoriter rejimlerin tercihleri, göçler vb kimi zaman da açıkça bir kayıtsızlık açlığı belirleyen asıl faktörler.
Bu yüzden konunun siyasi ve kurumsal tercihler bağlamında değerlendirilmesi çok mühim.
Gıdanın, niçin zayıf yani az güçlü olan halklara ulaşmadığını ve sebeplerini sorgulamak gerekiyor.Tarihten bir umursamazlık örneği: Avrupa’da inekleri nüfusundan çok bir bölgede tereyağ dağları diye adlandırılan fazlalık, Afrika’da açlık çeken insanlara hibe edilmek yerine hayvan yemi yapıldığında yetkililer ”zaten onların buzdolabıları yok ki bu yağları koyacak” demişti.
Halbuki bugün bizim Afrika’daki en revaçtaki ürünümüz McVities All Butter Shortbread yani tereyağlı bisküvidir.Kalori hesabının yanında, beslenmedeki iyileşmeyi boy ölçüsü verisi ile gözlemleyebiliyoruz.Çocukların boyu, hayatlarının ilk yıllarında ne kadar iyi beslendikleri ile doğrudan ilişkilidir.
Hindistan örneğinde, yalnızca son on beş yılda ortalama beş yaşındaki bir çocuğun yaklaşık iki santimetre daha uzun olduğunu kanıtlayan veriler var.
Bu fark, temiz suya, temel sağlık hizmetlerine ve daha iyi beslenmeye erişimin giderek artmasından kaynaklanıyor.
Bugün hala doğan bebeklerin vücut ağırlığının gerekenden az olması, yetersiz beslenme ve enfeksiyon ciddi bir problem.
Ama geçmişle kıyaslandığında, trendin iyi yönde olduğu kesin.Kaynak endişesi yalnızca gıda ile sınırlı değildi. 20. yüzyılın ikinci yarısında petrol, bakır, kalay, tungsten gibi hammaddelerin biteceği ve insanlığın mahrum kalacağı korkusu yaygındı.
Yazarlar, o dönemin en tanınan isimlerinden biyolog Paul Ehrlich ile ekonomist Julian Simon arasındaki ünlü “kıtlık” bahsine kısaca değiniyor. 1980’de şöhret olan bu bahiste, on yıl sonra belirli minerallerin reel fiyatlarının artacağı mı, yoksa düşeceği mi sorulmuş.
Beklenti, doğal olarak “artan nüfus, artan kıtlık ve artan fiyatlar” yönünde olmuş.Halbuki 1990’larda ortalama sepetin toplam fiyatının reel olarak yüzde elliden fazla düşmüş olduğunu görüyoruz.
Bir kısmı daha verimli üretim teknikleriyle, bir kısmı da o hammaddenin yerini alan yeni maddeler sayesinde gerçekleşmiş.
Yani bir takım korkuların ve tahminlerin gerçekte bir karşılığı olmadığı tarihte defalarca kanıtlanmış.Teknolojideki ilerleme kadar sosyal yenilikler de büyük resmin parçası; seçim sistemleri, sosyal yardım programları, eğitim politikaları, çevre regülasyonları, kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanması vb. gibi.
Bunların her biri, kaynakları nasıl paylaştığımızı ve kimlerin ne kadar pay alabildiğini belirleyen araçlar.
Yani nüfusu tartışırken, yalnızca “kaç kişi veya ne kadar kaynak” sorularına takılıp kalmak bağnazlıktır.Şimdi, Hindistan’daki Uttar Pradesh’in devlet hastanesine geri dönelim.
Yazarlar, sağlık sorunu olan bebekler için kurulan KMC (Kangaroo Mother Care) servisindeki bir sahneyi anlatıyor.
Bir yanda eğitilmiş hemşireler, yeni göğüs pompaları, dolaplarda biriken anne sütleri ve her gün kurtarılan birçok yaşam var.
Birkaç yıl önce Code Pink diye adlandırılan, hayatta kalamayacak bebekler bugün yaşama tutunabiliyor.
Ama kız bebekler söz konusu olduğunda ailelerin yavruyu kaderine bırakma eğilimi beliriyor.
Kız çocukların hala erkek çocuklar kadar değerli görülmediği bir kültürel eşik bu.
Hindistan’da 5–9 yaş arası her 100 kıza karşılık 109 erkek çocuk bulunması bu durumu doğrulayan bir veri.
Ama şükür bu oran yıllar içinde 111’den 109’a inmiş.
Olumlu bir gelişme var.Ortalama yaşam süresine baktığımızda da benzer bir durumla karşılaşıyoruz. 1800’lerin başında dünya ortalama yaşam beklentisi otuz yılın altındaydı. 1968’de o meşhur nüfus patlaması söyleminin yaygınlaştığı dönemde ortalama yaşam süresi elli yedi yıla çıkmıştı; bugünse yetmiş üç civarında.
ABD’de siyah ve beyazlar arasındaki yaşam beklentisi farkı son on yıllarda azalmış.
Daha uzun ve daha sağlıklı yaşam imkanı toplumların daha geniş kesimine yayılmış.
Bunun sebebi sadece sosyal anlayış ve politikalara bağlı değil, aynı zamanda tıp ve halk sağlığı alanında yaşanan gelişmeleri de hesaba katmak gerekiyor.
Günlük hayatımızda kullanırken üzerinde düşünmediğimiz pek çok ilaç ve tıp hizmeti, birkaç kuşak önce hastalıklarının çaresi yok sanılan, sebebi bile anlaşılamayan pek çok hastayı iyi ediyor.
Eczaneden çok ufak bir meblağ ödeyerek reçetesiz olarak alabildiğiniz bir ağrı kesici, eski zamanlarda hüküm süren bir imparatorun bile sahip olamayacağı bir lüks.Tablo böyle olsa da, içinde yaşadığımız dönemin sürekli olarak kötüleştiği hissi, yine de çok yaygın.
Haber akışında, sosyal medyada gördüklerimiz, çevremizde anlatılan hikayeler, dünya her geçen gün daha kötü bir yer oluyor, duygusu iyice benimsenmiş durumda.
Hans Rosling’in Factfulness kitabında paylaştığı anketlere benzer çalışmalar, insanların büyük çoğunluğunun dünyadaki aşılama oranları, doğal afetlerden kaynaklı ölümler ya da kadınların eğitim süresi gibi başlıklarda sistematik olarak en pesimistik şıkkı seçtiğini gösteriyor.
Sorular üç seçenekli.
Şıklardan biri bugünkü dünyayı olduğundan daha kötü, diğeri daha iyi, sonuncusu da gerçeğe yakın anlatıyor.
Sonuçlara bakınca, insanların çoğu, sürekli en karanlık tabloyu işaretliyormuş.
Halbuki veriler çoğu zaman tersini söylüyor; daha çok bebek aşılanıyor, doğal afetlerden kaynaklı ölümler azalıyor, kız çocuklarının okulda geçirdiği süre artıyor.Dean Spears, kendi öğrencileriyle yaptığı küçük bir sınıf deneyiyle bu tabloyu daha da somutlaştırmış.
Texas’ta üniversitede verdiği derste, ilk iş olarak üzerinde soruların yer aldığı kısa bir test dağıtıyor.
Öğrenciler dünyanın gidişatına dair çok temel birkaç soruyu cevaplıyor.
Bugün doğan bebeklerin yüzde kaçı aşılanıyor, geçtiğimiz yüzyıla kıyasla çocuk ölümleri ne yönde değişti, dünyanın farklı bölgelerinde kız çocukları kaç yıl eğitim alabiliyor, gibi sorular…Sonra tahtaya, her sorunun doğru cevabını ve sınıfta hangi seçeneğin ne kadar tercih edildiğini yansıtan grafikleri asıyor.
Ortaya çıkan manzara gerçekten çarpıcı, ortalama puan fevkalade düşük.
Sorun sadece bilgisizlik değil, kötümserlik!
Dünyayı olduğundan daha kötü bir yerde hayal etmek eğilimi var.
Eğitim sonrası öğrenciler gerçeklere mülaki olduklarında yani soyut kavramlar yerine, kendi hayatları üzerinden düşündüklerinde, modern dünyanın sağladığı kazanımları daha net görüyorlar.İçinde yaşadığımız dönem, bir yandan tarihte eşi görülmemiş ölçüde gelişmelerin sağlandığı diğer yandan da bu ilerlemenin doğru anlaşılmadığı bir dönem!.
Bu çelişki, böyle bir dünyada çocuk sahibi olmak doğru mu, sorusuna verilen olumsuz cevapların sebebini anlamamızı sağlıyor.Global ısınmaya gelince, gelecek kuşakların daha sıcak bir iklimin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşayacakları ve bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşacağını biliyoruz.
Bu acil tedbir ve işbirliği gerektiren bir durum.
Ama gelecekte beklenen yaşam süresi, hastalıklarla mücadele kapasitesi ve temel yaşam koşullarına baktığımızda bugün bile dünyamızın ninelerimizin, dedelerimizin dünyasından daha iyi olma ihtimali yüksek.Bu dünyada bir çocuk sahibi olmak her zaman bir belirsizlik taşıyor, lakin mevcut veriler, hayat kalitesinde inişli çıkışlı ama yukarı yönde bir iyileşmeyi gösteriyor.
Fakat kaynakların olması değil nasıl paylaştığımız, kimlerin bu imkanlara ulaşabildiği belirleyici oluyor. “Yeterince yok” diyerek kolaya kaçmak yerine, “var olanı nasıl daha adil paylaşabiliriz” sorusuna yanıt aramak; hem bugünün çocukları hem de henüz doğmamış nesiller için üstlenmemiz gereken bir sorumluluktur.Bugün hayatımızın geçmişten iyi olmasını sağlayan şeyler, tam olarak kimlerin, hangi süreçlerin ürünü; gelişme kim tarafından gerçekleştiriliyor?Yazarlar bu soruya, yine Uttar Pradesh’teki o hastane odasına dönerek yanıt veriyor.
KMC servisinde, bebeği göğsüne sarılı, haftalardır orada olan bir anne var.
KMC (Kangaroo Mother Care – Kanguru Anne Bakımı), erken doğan veya düşük kilolu doğan bebeklerin, annelerinin ya da bakım veren kişinin çıplak göğsüne uzun süre cilt cilde bağlanarak tutulduğu bir bakım yöntemi.
Vücut ısısını, nefes ritmini ve beslenmeyi düzenleyerek bebeğin hayatta kalma şansını artıran, düşük maliyetli ama etkisi yüksek bir sağlık uygulaması.
Doğduğunda yalnızca 1.070 gram olan bu bebeğin hayatta kalması; annenin sabrına, disiplinine ve sevgisine bağlı.
Ama aynı zamanda çok daha somut bir fikre, 1970’lerde, Kolombiya’da birkaç doktorun “başka türlü nasıl yapabiliriz?” diye düşünerek geliştirdiği bir tedaviye.
Kanguru Anne Bakımı, bugünün dünyasında bir bebeğin yaşayıp yaşamamasını belirleyebilecek kadar güçlü bir tedavi yöntemi oldu.
Başarısı sadece düşük maliyetine bağlı değil, yöntemin dünyanın heryerinde kolaylıkla uygulanabiliyor olmasıdır.
Bogotá’daki bir hastanede başlayarak bugün Hindistan’daki bir devlet hastanesinde birçok canı hayata bağlıyor, Afrika, Latin Amerika vb. listeyi uzatmak mümkün.
Bugün artık bu yöntemin, belirli ağırlıktaki bebeklerde ölüm riskini yaklaşık dörtte bir oranında azalttığını gösteren ciddi veri var.Uzun süre, büyüme modelleri sermaye birikimi üzerinden kurulmuştu; daha çok makine, daha çok fabrika, daha çok yol… Ama zamanla görüldü ki yalnızca bunları artırarak gelişmeyi sonsuza kadar sürdüremiyiz.
Belirleyici olan bilgi, verimlilik ve yeni fikirlerdir.Paul Romer’a göre fikirler, tükenmez.
Bir kurabiyeyi aynı anda yalnızca bir kişi yiyebilir; ama o kurabiyenin tarifini, milyonlarca kişi aynı anda kullanabilir.
Tek bir antibiyotik hapı yalnızca bir hastayı iyileştirir; ama o antibiyotiğin formülü, sayısız üretim bandında kullanılabilir.
Kullanıldıkça eksilmez, tersine daha çok insanın eline geçtikçe değeri artar.
Kanguru Anne Bakımı da bu yüzden kıymetli.
Hindistan Sağlık Bakanlığı bu yöntemi rehberlerine yazdığında, Dünya Sağlık Örgütü web sitesine koyduğunda ya da bir Amerikan hastanesi kendi internet sitesinde yeni annelere adım adım anlattığında, kimse kimsenin elinden bir şey almıyor.
Aynı bilgi, dünyanın dört bir yanında, aynı anda işe yarıyor.
Yani gelişmeler, fikirlerin birikmesi sayesinde gerçekleşiyor ve bu fikirleri insanlar buluyor.
Doktorlar, hemşireler, teknisyenler, öğretmenler, mühendisler, araştırma görevlileri… bunlar bazen büyük keşifler yapıyorlar, bazen sadece küçük adımlar ve hepsi ilerleme sağlıyor.Fikirler kendi kendine ortaya çıkmıyor; daha az insan, daha az bilim insanı, daha az mühendis, daha az öğretmen, daha az kütüphaneci, daha az hemşire, daha az veri toplayan, deney yapan, tartışan, yazan insan demek değil mi?
Bu da daha az fikir, daha az keşif ve daha az ilerlemek demek oluyor.
İlerlemek, birikimle anlam bulan bir süreç.
Yeni fikirler, eski fikirlerin üzerinde yükselir.
Mesela aydınlatmayı ele alsak: İnsanlık, binlerce yıl boyunca yağ lambaları, mumlar gibi temel ışık kaynaklarıyla yetinmiş.
Susam yağından balina yağlı kandillere, gaz lambalarından akkor telli ampullere, oradan da LED’lere uzanan yol çok uzun sürede katedilmiş.
İşin ekonomik boyutunu incelersek; bir saatlik emekle satın alınan aydınlanma ışığı miktarı, geçmişe kıyasla yüz binlerce kat artmış halde.
Bu ışığın yaygınlaşması demek; geceleri okuyabilme, çalışabilme, tedaviyi sürdürebilmek velhasıl zihinsel ve ekonomik faaliyeti gece boyunca da sürdürebilmek yani ilerlemek demek.Bundan sonraki kuşakların neyi normal, elde bir kabul edileceği hem nüfusumuzun seyrine hem de bu nüfusun bilgisine, merakına ve sorumluluğu ne derece üstlenebileceğine bağlıdır.Kalabalık bir nüfusta yaşamak, payımıza düşeni azaltmıyor.
Daha az insan demek, bizimle benzer şeyleri seven ve talep eden daha az insan demektir.
O zaman pazarda müşteri sayısı daha az olur.
Nadir görülen bir hastalığı tedavi, masraflı olduğu için imkansız olabilir.
Yeni model bir aracı düşük talep olduğunda nasıl üreteceksiniz?
Böyle düşününce, kalabalık nüfusun payımızı azaltan rakipler olmadığını fark ediyoruz.
Aslında ilerlemeyi mümkün kılanlar, çevremizdeki insanlar.
Yine benzer bir düşünce tarzı ölçek ekonomisi için de geçerli!Mesela insanlar daha çok şehirlerde yaşamak istiyor, çünkü nüfus yoğunluğu daha çok iş, daha çok uzmanlık, daha çok kültürel seçenek sunuyor.
Yazarlar, 1960’lardan bu yana dünya genelinde kentleşme oranının artışıyla kişi başına gelirdeki artışın, çocuk ölümlerindeki azalış ve eğitimdeki iyileşmeyle birlikte seyrettiğinin altını çiziyor.
Tabii nedensellik ilişkisini tek bir parametre ile açıklamak mümkün olmasa da, insanların fırsat bulduğunda daha yoğun yerlere doğru hareket ettiğini, birbirine yakınlaştığını görüyoruz.
Şehirler pahalı ama insanlar bu bedeli ödemeye razı.
Nüfus büyüklüğü aynı zamanda daha çok iş alanı ve daha karmaşık bir iş birliği ağı yani network demek.Pandemi döneminde geliştirilen mRNA aşıları, bu ağın nasıl çalıştığını gösteren iyi bir örnek.
Covid’den önce bu teknoloji hayatımızda neredeyse hiç yoktu.
Sonra çok kısa sürede, milyonlarca insanın hayatını etkileyen bir tıbbi atılım oldu.
Laboratuvarda yapılan küçük kimyasal değişiklikler, lipid nanoparçacıkların geliştirilmesi, klinik deneylerin planlanması, istatistik yazılımları, verileri saklayan sunucular, bu araştırmaları fonlayan kurumlar, bu kurumlara proje yazmayı öğrenen genç araştırmacılar… liste uzayıp gidiyor.
Bu zincirin her halkasında başka insanlar var ve çoğunun adını bilmiyoruz.
Eğer dünya nüfusu bugünkünden hatırı sayılır derecede az olsaydı, bu kadar farklı uzmanlığı bir araya getirebilecek bir altyapı, iş birliği ağı kurulabilir miydi?Evet, pandemiyi atlattık.
Yazarlar, konuyu bir de ortadan kaldırılması şart olan ama nadir yaşanan bir riski göz önüne alarak düşünmemizi istiyorlar.
Dünyaya çarpması halinde insanlığı yok edebilecek büyüklükte bir asteroit hayal edelim.
Bunu engellemek için gereken küresel yatırımın günümüzün parasıyla yaklaşık 10 trilyon dolar civarında olduğunu varsayalım.
Aynı gelir seviyesinde, 10 milyar insanın yaşadığı bir dünyada bu tutar, kişi başına görece küçük bir meblağ.
Bir de nüfusun 1 milyar civarına düştüğü bir senaryoda ise bu mali yük altından kalkılamayacak bir hale bürünüyor.Aynı mantık, iklim krizi için de geçerli.
Depopülasyon, iklim krizinin kendisini küçültmüyor; sadece onu çözmek için elimizde bulunacak insan sayısını ve ekonomik kapasiteyi azaltıyor.
Çok fazla nüfus, aynı zamanda daha zengin bir insanlık; geçmişin karbon borcunu temizlemeyi daha küçük bir nüfusa kıyasla çok daha hızlı ve daha az fedakarlıkla yapabilir.Halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
İslam düşüncesi nüfus patlaması konusunda bir endişeye yer vermiyor; insanın aile kurarak üremesini teşvik ediyor.
Yaradan herkesin rızkını tekeffül ediyor, (****) yani nüfus planlaması yok, artışı değil adil paylaşımı düzenleyen kurallar var.***"İYİ BİR HAYAT YAŞAMAK NE KADAR ÖNEMLİ"Dinlerde hayatta olmak bir lütuf, ayrıcalık olarak anlatılır.
Bizim dinimizde yaşamak, hayatın kendisi başlı başına değerlidir.
Kur’an’da insanın en şerefli varlık olduğundan söz eden ve tek bir canın kurtarılmasını tüm insanlığın kurtuluşuna eşdeğer olarak anlatan ayetler vardır, mesela İsrâ suresi 70, Tin suresi 4, Maide suresi 32 numaralı ayetler.Çocuklar hem dünya hayatının sevinci hem de aileye hatta topluma emanet edilen bir sorumluluk olarak geçer; klasik metinlerde bakım, nafaka, eğitim ve adalet kavramları bu çerçevede tartışılır.
Yani insanların aile içinde gelenekler çerçevesinde üremesi, tarihte hep ahlaki bir konu olarak ele alınmıştır.Bu konu sadece dinlerde değil, laik veya inançsız kesimlerde de aynı hassasiyetle ele alınmıştır; Astrobiyolog Carl Sagan’ın, nispeten erken sayılabilecek, 62 yaşında hayatının son anlarını yaşarken bile “yaşamış olmanın” şansına atıf yapması, bilimkurgu yazarı Ursula Le Guin’in “yaşamak için yaşarız” diye yazması, iyi örnekler.
Yani ortak bir zeminde tüm insanlık için “iyi bir hayat sürmek” diye bir şey var.Hayatın “iyi” yaşanmış olması, hep tüm insanlar için çok önemli bir ideal olmuş.Nüfus Etiği TartışmasıEkonomi ve felsefe biliminin kesişiminde yer alır “nüfus etiği” tartışması; eylemlerimiz gelecekte kaç kişinin ve kimin doğacağını etkilediğinde ortaya çıkan etik sorunların felsefi incelemesi olarak düşünebiliriz.
Yazarlarımız Dean Spears ve Michael Geruso’nun bu konudaki görüşü oldukça net: More Good is Better.
Yani daha fazla iyilik, daha iyi bir dünya demektir.
Geleceğe her bir “iyi” hayat eklendiğinde, bu dünyanın toplam halini daha iyi yapar.
Burada “daha iyi” derken, toplumdaki yaşayan herkesin daha iyi olması halinden bahsediyoruz.
Birçok Anayasa’daki genel refah ifadesi, ekonomideki sosyal refah kavramı, etikçilerin değer teorisi diye adlandırdığı konu budur.Buradaki bir diğer kritik ilke tarafsızlıktır.
Yani ahlaki değerlendirmelerimizi yaparken kişi, ırk, coğrafya ya da zaman gibi ayrımlar yapmamalıyız.
Bir eylemi değerlendirirken, kim için olduğu değil, toplam iyilik ve acı dengesi üzerindeki etkisi dikkate alınmalıdır.
Amaç, toplumdaki toplam iyilik halinin korunması veya mümkünse artırılmasıdır.Bu yaklaşımın karşısında ise iki karamsar felsefi görüş bulunmaktadır.İlki nihilizmdir.
Nihilizm, en genel anlamıyla hayatta, ahlakta veya evrende nesnel bir anlam ya da değer bulunmadığını savunan görüştür.
Bu anlayışa göre iyi ile kötü, doğru ve yanlış gibi kavramların temelde gerçek bir karşılığı yoktur.
Bunlar insanların yarattığı geçici ve göreli anlamlardır.
Dolayısıyla nihilist bakış açısından “daha iyi bir dünya” veya “ahlaki olarak doğru olan” gibi iddialar bir temele sahip değildir.İkinci görüş ise daha karmaşıktır; özellikle nüfus etiği tartışmalarında ortaya çıkar.
Bu yaklaşıma göre, aynı kişinin farklı yaşam koşulları altında daha iyi ya da daha kötü durumda olabileceğini söylemek mümkündür; ancak farklı kişilerin hiç doğmamış alternatif geleceklerini birbiriyle kıyaslamak anlamlı değildir.
Başka bir deyişle, “A kişisinin hayatı B kişisinin hayatından daha iyi” gibi karşılaştırmalar yapılabilir; fakat “A’nın doğduğu bir dünya mı yoksa B’nin doğduğu bir dünya mı daha iyidir?” sorusunun anlamlı bir cevabı olmayabilir.Yazarlar bu ikisini de reddediyor.
Çünkü gerçek hayatta aldığımız hemen her karar, zaten gelecekte kimin doğacağını, hangi hayatların yaşanacağını değiştiriyor.
Kız çocuklarının eğitime erişiminin artmasını “iyi” bulduğumuzu söylediğimizde bile, esasında farkında olmadan; bambaşka insanların doğduğu bir geleceği, başka bir geleceğe tercih etmiş oluyoruz.
Bu bizi rahatsız etmiyor.
Bu yüzden, “gelecekte kimin var olacağını bilmiyorsak, tahmin yapamayız” görüşüne ben pek ikna olmadım.Bu çerçeveden baktığımızda, madem iyi hayatlar eklemek güzel bir şey, o zaman herkes olabildiğince çok çocuk yapmalı görüşü mantıklı; ancak “iyi” bir şeyin olması, tek hedefimiz olmamalı!Aç insanları doyurmak, hasta olanları iyileştirmek, çocukları eğitime kavuşturmak, tüm bunlar iyidir.
Ama bunların hiçbiri, diğerlerinden vazgeçmek demek olmamalıdır.Tarihte insanlar kadın başına beş ila altı doğum ortalamasıyla var olmuş.
Hiçbir dönemde doğal denge olarak iki çocuklu bir durum görmüyoruz.
Bugün pek çok ülkede doğurganlık oranı uzun zamandır ikinin altında ve böyle devam ediyor, mesela Japonlar.
Bazı toplumlar neredeyse otuz yıldır 1,4-1,5 oranına sahip, demografide nüfusu kendiliğinden dengede tutan bir işleyiş yok.
Doğum sayısı ve ölüm sayısı, sahip olduğumuz verilere göre hiçbir dönemde mütemadiyen birbirine eşit olmamış.Bu soruna ilk akla gelen çözüm göçü teşvik etmek!
Yaşlanan toplumların başka ülkelerden genç nüfus göç alması, ama bu kısmi ve geçici bir çözüm olabilir.
Zira tüm dünya nüfus artışı gelecekte nüfus dengesini sağlayamazsa, göç sadece bölgesel ve zamana bağlı bir çözüm olur.Bir diğer kendiliğinden çözüm umudu, yüksek doğurganlık sahibi kültürlerden geliyor, mesela ABD’de Amishler.
Bu topluluğun kadınları hala ortalama beş ila altı çocuk sahibi oluyor.
Ancak Spear ve Geruso, Amishler için yapılan detaylı çalışmalarda, doğurganlığın geçmişe kıyasla ciddi şekilde düştüğünün altını çiziyor. 20. yüzyılın ortasında sekiz ila dokuz doğum ortalamasından, bugün beş ila altı ortalama olan bir düşüşten söz ediyoruz.Benzer bir eğilimi Hindistan’daki Müslüman nüfusta da görüyoruz; bir dönem yüksek doğurganlık grubu olarak görülen bu toplulukta son otuz yılda doğurganlık ciddi biçimde gerilemiş.
Toplumda kültürel de olsa yüksek doğurganlık sabit kalmıyor; her kuşakla eğilim değişebiliyor.Yazarlar, tıbbi teknolojilere de ayrıca parantez açıyor.
Çocuk sahibi olmak isteyip de olamayanlar için infertiliteyi azaltan her gelişme, elbette çok kıymetli.
IVF In Vitro Fertilization yani Tüp Bebek yöntemi, yumurta dondurma, ilaçlarla desteklenen daha geç yaş gebelikleri gibi tüm bunlar toplumsal ölçekte düşük doğurganlık olduğunda fayda etmiyor.İsrail örneği bu açıdan ilginç. 1990’ların ortasında tüp bebek işlemi ücretsiz olmuş, tedaviye erişim artmış.
Tüp bebek yöntemi kullanımı on katına çıkmış.
Buna rağmen toplam doğurganlık oranı, bu dönem boyunca neredeyse aynı kalmış.
Yani teknoloji ve düşük erişim maliyeti, insanları çocuk sahibi yapmış, ama daha çok çocuk sahibi olmalarını radikal biçimde artırmamış.Ancak çok yeni verilere göre İsrail’de toplam doğurganlık oranının kadın başına yaklaşık 3,03 çocuk seviyesinde olduğu rapor ediliyor ve bu oran birçok gelişmiş ülkenin çok üstünde.
Bu oran hem ülke içindeki tüm nüfus grupları açısından hem de özellikle Yahudi nüfus için geçerlidir.1990’ların meyveleri yeni alınıyor görülüyor.
Bu konu da ayrıca incelemeye değer.İsrail’deki bu nüfus artış oranı birçok Müslüman ülkeden yüksektir ve OECD ortalaması olan 1,61’in çok üzerindedir.İsrail’deki yapısal unsurlar:Pronatalist kültür: Dini ve seküler açıdan çocuk “kişisel tercih” değil, “toplumsal katkı” olarak görülür.Güçlü aile ve devlet ittifakı: Çocuk edinmek için tedavi devlet tarafından geniş ölçüde karşılanır.
Kreş ve bakım altyapısı yaygındır.Kadınlar çalışır, ama annelik normu güçlüdür: Toplumda annelik kariyerle çelişen bir kimlik değildir.Erkeklerde evde işbirliği görece yüksektir; sebebi askerlik sonrası kolektif kültür etkisi olabilir.Evlilik hala merkezi kurumdur ve evlilik yaşı görece düşüktür.Demografik bilinç: Nüfus artışı varoluşsal bir mesele olarak algılanır.İsrail’de doğurganlıkta toplumsal gruplar arasında da farklılıklar vardır.
Ultra Ortodoks Yahudiler özellikle çok yüksek doğurganlık oranlarına sahiptir.
Dindar ve gelenekçi Yahudiler göreceli olarak yüksek doğurganlık seviyelerini korumaktadır.
Seküler Yahudilerde bile doğurganlık birçok Batı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumundan yüksektir.Akademik literatürde İsrail örneğinin başka ülkelere transfer edilemeyecek kadar tarihsel ve kültürel olarak özgün bir model olduğu vurgulanmaktadır (**).Hindistan örneğinde gördüğümüz ise, kadınlar daha erken yaşta çocuk sahibi olmaya başlıyor ve pek çoğu, ileride kalıcı doğum kontrolünü tercih ediyor.
Yani tüm bu örneklerde gördüğümüz eşlerin bilinçli olarak bu karara vardıklarıdır.Depopülasyon meselesi iktisaden dışsal bir durum.
İktisatta dışsallık, birinin kararının bedelini başka birinin ödemesi demektir.
İklim krizini düşünün; bugün aldığımız birçok kararın bedelini, henüz doğmamış kuşaklar ve başka coğrafyalarda yaşayanlar ödüyor.
Nüfus söz konusu olduğunda da durum benzer.Bu tartışmayı anlamak için Türkiye’nin nüfus politikalarına da kısa bir tarihsel çerçeve eklemek gerekir.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türkiye’nin nüfus politikası önemli değişimler geçirmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin temel hedefi nüfusu artırmaktı.
Savaşlar nedeniyle nüfus ciddi şekilde azalmış ve 1923’te Türkiye yaklaşık 13 milyon nüfuslu yeni bir devlet olarak ortaya çıkmıştı.
Bu nedenle Atatürk döneminde nüfus artışını teşvik eden politikalar uygulanmış, sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve çocuk ölümlerinin azaltılması hedeflenmiştir.
Bu pronatalist politikalar sonucunda nüfus hızla artmış ve 1950’de 21 milyona, 1965’te ise yaklaşık 35,5 milyona ulaşmıştır.
Ancak 1950’lerin sonlarından itibaren nüfus artışının ekonomik kalkınmayı zorlaştırdığı görüşü yayılmaya başlamış, uluslararası kuruluşların ve Batılı kurumların etkisiyle nüfus planlaması tartışmaları gündeme gelmiştir. 1963’te planlı kalkınma dönemine geçilmiş, Population Council gibi uluslararası kuruluşların raporları doğrultusunda 1965’te Nüfus Planlaması Kanunu çıkarılmış ve doğum kontrol yöntemleri yaygınlaştırılmıştır. 1983’te yapılan düzenlemelerle kürtaj belirli şartlar altında yasal hâle getirilmiş ve aile planlaması politikaları kurumsallaştırılmıştır.
Bu politikalar ve toplumsal dönüşümler sonucunda Türkiye’de doğurganlık oranı 1960’larda kadın başına altı çocuk seviyesinden günümüzde yaklaşık 1,48 seviyesine kadar gerilemiştir.
Böylece Türkiye bugün hızla yaşlanan bir nüfus yapısıyla karşı karşıya kalmıştır (***).
Bugün devletimiz “2025’i Aile Yılı” ve “2026’yı Aile ve Nüfus Yılı” ilan etmiş ve kapsamlı teşviklerle bu gidişatı tersine çevirmeye çalışmaktadır.
Kamu kurumlarında kreşler yaygınlaştırılıyor, büyük ölçekli konut projelerinde gündüz bakımevi açılması zorunlu hale getiriliyor, 81 ilde kreşler açılıyor (****).Bir ülkede, bir jenerasyonda ailelerin çocuk sahibi olup olmaması ileride başka insanların nasıl bir dünyada yaşayacağını belirliyor.
Bu yüzden depopülasyon tıpkı iklim konusu gibi tamamen bireysel kararların “yeterince iyi” sonuç vermediği bir alan.
Bu durumdan politikacılar da hoşlanmıyor, çünkü bugün hayata geçirilecek, pahalı ve uzun vadede faydası görülecek bir nüfus politikası, seçimlerin döngüsüyle örtüşmüyor.
Yazarlar, nüfus azalışını önlemek istiyorsak, gelecekte nasıl bir dünyada, kaç kişi olarak ve nasıl bir dayanışmayla yaşamak istediğimizi bugünden belirlemek gerekiyor, diyorlar.Bu durumda çözüm basit olamıyor.
Keşke daha yüksek miktarda çocuk yardımıyla, doğum izinlerinin uzatılmasıyla, kreşleri yaygınlaşması ve ucuzlatılmasıyla, vergi indirimlerinin artırılmasıyla, depopülasyon sorunu hemen çözülüverseydi.
Halbuki:Parası olan daha çok çocuk yapar, görüşü geçerli değil.Ölçmek için farklı coğrafyalarda gelir seviyeleri ile doğurganlığı kıyaslıyorlar.
Hindistan’ın en yoksul eyaletlerinden Uttar Pradeş’te suyu eve gelen hane oranı düşük, buzdolabı olan ev sayısı sınırlı, pek çok evde zemin hala toprak.
Buna rağmen kadın başına ortalama çocuk sayısı 2,3 civarında.
Aynı yıllarda, çok daha zengin olan Texas’ta bu sayı 1,8.
Yani daha yüksek gelir ile yüksek çocuk sayısı ilişkili değil.
Daha geniş ölçekte, ABD ve Batı Avrupa gibi en zengin bölgeler ortalamada 1,7’nin altında doğurganlığa sahip.
Latin Amerika 1,8 civarında.
Güney ve Güneydoğu Asya’da 2,1’e yakın.
En yoksul bölge olan Sahra Altı Afrika’da ise kadın başına ortalama doğum 4’ün üzerinde.
Yani dünyada para arttıkça bebek sayısı çoğu yerde azalıyor, diyebiliriz.Zenginleşirken çocuk sayısı düşüyor.Gelir artıyor, ama gezegen zenginleştikçe doğurganlık düşüyor, daha az çocuk sahibi oluyoruz.
Kitapta bir ülkenin 1990 ve 2020’lerdeki haline bakıyorlar.
Gelir zamanla artıyor ama doğurganlık azalıyor.Enflasyon var, kiralar ve kreş fiyatları yükseliyor argümanı yeterli değil.Çocukla ilgili kalemlerin önemli bir bölümü bakıcı, öğretmen, hemşire gibi insan emek yoğun işler, ücretler arttıkça, hizmetlerin fiyatı da yükseliyor.Yazarlar, bu mantıktan yola çıkarak ABD eyaletleri arasında bir karşılaştırma yapıyor.
Bazı eyaletlerde kreş ücretleri ve kiralar son on yılda çok daha hızlı yükselmiş durumda.
Örneğin Massachusetts’te yıllık çocuk bakım maliyeti 4.500 doların üzerinde artarken, Delaware’de artış 1.000 doların altında kalmış.
Buna rağmen iki eyalette de doğurganlık neredeyse aynı oranda düşmüş.
Kiraların çok daha hızlı arttığı Washington D.C., daha az artış yaşayan Connecticut ve Oklahoma’yla kıyaslandığında da benzer bir tablo çıkıyor.
Fiyatlardaki fark, çocuk sayısındaki farkı açıklamıyor.
Yani kreş, kira, gıda gibi kalemlerin fiyatları gerçekten artmış olsa bile, nerede ne kadar pahalandıkları ile doğan çocuk sayısı arasında net bir bağ yok.
Masrafı çok, o yüzden doğurganlık düşüyor, cümlesi de nedenselliği kurmakta yetersiz.Çocuk Sahibi Olmanın Alternatifi nedir?Burada konuyu fırsat maliyeti açısından ele almamız gerekiyor.
Fırsat maliyeti, bir şeyi seçtiğinizde vazgeçtiğiniz diğer seçeneklerin toplamına denir.
Bu bazen para, bazen zaman, bazen de dikkat, enerji, huzur veya birkaçı bir arada olabilir.Dünya, pek çok açıdan geçmişe göre daha fazla imkan sunan bir yer haline geldikçe, ebeveynlik de görece zor bir meslek olarak algılanıyor.
Artık bir çocuğa ayrılan zamanın alternatifi çok daha fazla, mesela yetişkinler için eğitim fırsatları, daha uzun ve planlı kariyer, seyahat etmek ve farklı kültürleri deneyimlemek hayalleri, daha hareketli bir sosyal yaşam, hobiler, dijital dünyada geçirilen zaman… Tüm bunlar hayatımızdaki yeni fırsatlar.
Verilere baktığımızda 1960’ların sonunda genç kadınların yalnızca yaklaşık üçte biri, 1970’lerin sonunda ise dörtte üçü düzenli maaşlı bir işte çalışıyormuş.
Çok kısa zamanda kadınların hayata bakış açıları ve gelecek planları değişmiş.
Artık çocuk sahibi olmak hayatın doğal akışı değil, pek çok başka seçenekten birisi haline gelmiş.Hindistan’da kadınların ücretli işgücüne katılımı oldukça düşük, kadınların kariyer yapmak olarak nitelendirilebilecek uzun süreli bir meslek hayatı yok.
Buna rağmen, Hindistan’ın büyük bölümünde doğurganlık seviyesi ikinin altında.
Üstelik kadınlar Batı’ya kıyasla çok daha erken yaşta anne oluyor.
Ne yoğun bir kariyer baskısı ne de geç yaşta çocuk sahibi olmak söz konusu yine de doğurganlık seviyesi düşük.Buradan yeniden devlet politikalarına dönelim.
Doğurganlığı desteklemek için ülkelerin elinde belirli araçlar var.
Çocuk başına nakit destek, vergi indirimi, uzun ve ücretli ebeveyn izni, kreş hizmetlerini ucuzlatmak, çeşitli burslar ve sosyal yardımlar…İlk bakışta bunların hepsi son derece anlamlı ve gerekli adımlar.
Yoksulluğu azaltıyor, çocukların temel ihtiyaçlara erişimini kolaylaştırıyor, ebeveynlerin yükünü bir miktar hafifletiyor.
Fakat bu tedbirler devreye girdiğinde bile, tablo büyük bir değişiklik göstermiyor.
Ebeveyn izninin uzun ve ücretli olduğu, kreşlerin daha erişilebilir olduğu, çocuklara yönelik sosyal harcamaların Amerika’ya kıyasla çok daha yüksek olduğu birçok Avrupa ülkesinde doğurganlık ortalaması hala ikinin altında.
Bazı ülkelerde yapılan daha detaylı çalışmalar, bu tür teşviklerin etkisinin çoğu zaman sınırlı olduğunu gösteriyor.
Örneğin Avusturya’da doğum sonrası ücretli izin süresinin ciddi biçimde artırılmasına rağmen hayat boyu sahip olunan çocuk sayısı, uzun vadede çok değişmiyor.
Tüp bebek tedavisinin ücretsiz olduğu ülkelerde de benzer bir durum ile karşılaşıyoruz.
Bu tedaviler, çocuk sahibi olmak isteyen pek çok insan için büyük bir imkan ama ülke genelindeki ortalama doğurganlığı tek başına iki seviyesine taşıyamıyor.Bir yandan da yükselen standartlar var.
Çocuğa iyi bir hayat sunmak tanımı her kuşakta biraz daha farklılaşıyor.
Ama bunların olması veya devletin sağlaması bile tek başına nüfusun azalışını tersine çevirecek büyüklükte bir etki meydana getiremiyor.Yazarlar, düşük doğurganlığı açıklamaya çalışan pek çok teoriyi ele almış.
Mesela kapitalizmi suçladığınızda, hem piyasa ekonomisinin çok güçlü olduğu hem de doğurganlığın görece yüksek seyrettiği ülkeler var.
Sadece evlilik bağlarının zayıflamasını sebep saydığınızda, hala büyük ölçüde evli çiftlerden oluşan toplumlarda düşük doğurganlığın sebebi açıklanamıyor.
Artan sekülerleşmeye gelince, daha dindar topluluklardaki nüfus artış hızında düşüşler var.
Modern doğum kontrol yöntemleri tek sebebi olsa, bu yöntemler yaygınlaşmadan önce başlayan doğurganlık düşüşleri açıklanamıyor.Konu, gitgide iyi bir hayatın tanımında düğümleniyor ve bu iyi hayatın içinde çocuklara nasıl bir yer ayırıyoruz, sorusu haline geliyor.
Bundan sonrası kendi kararımız, ama bu kararı etkileyen inanç, felsefe, gelenek, kültür, sosyal hayat, adil paylaşım, çevre, fırsat maliyeti, alternatif seçimler var.
Şu anda kimsenin elinde memnun edecek bir çözüm yok.Yazarlar “radikal destek gerekli; ebeveynliği gerçekten kolaylaştıracak, çocuğun bakımı için ihtiyaç duyulan emeğin karşılığını verecek, bakıcılarının ücretlendirmesini hakkaniyetli bir şekilde yapacak, çocukların sağlığına ve eğitimine ciddi yatırım yapacak bir sistem kurulmalı” diyorlar.Hiç kimse için ideal çocuk sayısı önceden belli değildir.
İdeal aile fikri, gelecekte insanların kaç çocuklu bir hayatı iyi bulacağına bağlıdır, ama bugün kurduğumuz sistemler bunu şekillendirecek.
Ebeveynlik, bireyi hayattaki diğer hedeflerine ulaşmaktan alıkoymamalı işte o zaman insanlar bu yönde seçim yapabilir.Odatv.com