Haber Detayı
Savaşa çekme tuzakları
Savaşa çekme tuzakları
ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı saldırılarda Hürmüz kilidi sürüyor.
Küresel enerji piyasası yüksek gerilimde.
Savaş uzadıkça Türkiye açısından da gerek güvenlik gerekse ekonomik risk artıyor.
Ortadoğu’nun çıkarlar temelli, din, mezhep kışkırtmalı çatışmalarında yeni bir perde daha aralanmış durumda.
Trump-Netanyahu cephesi, Batılı müttefiklerinden şu ana kadar bulamadıkları açık desteği Körfez’deki Sünni bloğu, Şii İran’a karşı savaşa sokarak sağlamaya da çalışabilir.
İş öyle bir kontrolsüzlüğe doğru gidiyor ki ateş hattı bölge genelinde enerji tesislerinden sonra su kaynaklarının, nükleer alanların yakınlarına uzandı.
İnsani kriz ağırlaşırken uzmanlar savaşın altı aya uzamasının küresel ekonomiye ağır darbe vurabileceğini söylüyor.
Hürmüz’den gemilerin geçişinin sağlanamaması halinde pek çok ülkede ekonomik büyümenin ve enflasyon verilerinin tepetaklak olabileceği savunuluyor.
Bizdeki kırılgan ekonomiyi düşünürsek tablo zorlu.
Tüm bu gelişmeler arasında İran’ın “Şii hilali” ne karşı Sünni eksenli bir güç oluşturma senaryoları yine ısıtılıyor.
Bununla bağlantılı mı bilinmez ama aralarında tek NATO üyesi Türkiye, Suudi Arabistan ve nükleer güç Pakistan hattında birlik oluşturma iddiaları da gündemde.
Geleneksel ittifakların, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan BM gibi uluslararası örgütlerin etki alanlarının daraldığı günümüzde yeni güç bileşenleri arayışı doğal.
Ancak Ortadoğu gibi emperyalizmin, iç-dış kullanışlı, çok oyunculu olduğu bir bölgede atılan her adım son derece kritik.
Hele ki Akdeniz ve Karadeniz üzerinden Kıbrıs, Rusya-Ukrayna’daki gelişmeler de düşünüldüğünde.
Yeni oluşturulacak ittifakların kim tarafından nasıl bir tehdit algısı olarak okunacağı konusu da bölgesel-küresel öngörülemezlik çağında, değişken kriz ortamlarında zorlu bir denklem.
ABD-İsrail kaynaklı kimi yorumların ise çıkarlar-tehditler üzerinden Türkiye’deki Osmanlıcı, ümmetçi, halifeci hayalleri ısrarla pompalaması dikkat çekici.
Bu yaklaşımlara alkış tutan kesimlerin ulus devlete, güçlü demokratik, laik hukuk devleti ilkesine karşıtlıkları ise bilindik.
Türkiye’yi kendi bölgesinde komşusu üzerinden savaşa çekmek isteyenlerin elini boşa çıkarmak gerek.
Nedeni yakın tarihte zaten örnekleriyle var: çıkarlarına göre iktidar şekillendirmeler, işgal, saldırılar, değiştirilen haritalar.
İran’da Musaddık ’ı deviren, yerine şahı getiren, sonra şahı indirip yerine mollayı getiren, Afganistan’da Taliban’ı deviren, sonra yeniden Kâbil’e girişine kapı açan...
Bunlara Irak, Lübnan ve Suriye’de yaşananları da ekleyin.
Fail belli, kanan, kandırılan da...
Geride kalan ağır insani krizler, parçalı haritalar.
ARABULUCULUK GÜCÜ Türkiye, şu ana kadar İran konusunda Suriye’de geçmişte yapılan ağır hatalara düşmeden daha temkinli bir tutum izliyor.
Ama savaşın sürmesi demek tarafsızlığı zorlamak isteyenlerin de artması anlamına gelebilir.
İşte bu noktada savaş değil barış vurgulu çağrıların yanında durarak dini, etnik, mezhepsel tuzaklara düşmeden; tarafların güven duyduğu, etkin diplomasinin yürütülmesi son derece hayati önemde.
Arabuluculuk rolü değerli.
Dışta sağlam olmak için içte birliğin gerekliliği konusunda herkes uzlaşıda.
Ama söylemlerle gerçekler arasındaki fark dağlar kadar.
İktidar cephesi yurttaşın adalet taleplerini gerçekten görüp çözüm üretiyor mu, güçler ayrılığı ilkesinde aşındırmaya karşı set çekiyor mu sorusunun yanıtı zorlu.
Tartışmalı açılım süreci ve iktidar hesaplı yeni anayasa planlarına sıkıştırılan bir iç cephe arayışının inandırıcılığı sahada pek yok.
Gerçeklik cezaevlerinde AYM, AİHM kararlarına karşın tutulanlar; adalet çağrılarının adalet saraylarında yanıtsız kalıyor olması.
CHP’ye yönelik baskıların sürmesi, gazetecilere hapis yollarının bitmemesi...