Haber Detayı
İki güçlü kadın aynı odadaysa gerilim kaçınılmaz
Michelle Frances’ın aynı adlı romanından uyarlanan “The Girlfriend”, oğluna derin bir bağlılıkla tutunan Laura’nın, onun kız arkadaşı Cherry’yi kendi dünyası için tehdit olarak görmesiyle başlayan bir psikolojik gerilim dizisi. Hem Laura karakterini canlandıran hem de yönetmen koltuğuna oturan Robin Wright ile Los Angeles’ta buluştuk, diziye dair merak edilenleri konuştuk.
◊ “The Girlfriend” dizisinde hem kamera önündesiniz hem de yönetmen koltuğundasınız.
Bir sahneyi çekerken, aynı anda oyuncu ve yönetmen olmak sizin için nasıl bir deneyimdi?- Yönetmen şapkamı taktığımda, sahnede neyi başarmam gerektiğini hem diğer oyuncular hem de kendim için çok iyi biliyordum.
İşin komik tarafı ise Olivia Cooke’un bunu çok tatlı bir şekilde dile getirmesiydi. “Robin’le sahnedeyken onun beni gözleriyle yönettiğini görebiliyorum ama o hâlâ karakterin içinde kalıyor, bu çok tuhaf” diyordu.
Ondan farklı bir tepki alabilmek için performansımı değiştiriyordum.
Aynı anda iki şeyi birden yürütüyordum; bir yandan Laura olarak sahnenin içinde kalırken, diğer yandan da ton arayışını sürdürüyordum.
Hatta bazen kendime “Kes!” diyordum.
Bu da harika bir şeydi, çünkü sahnede kötü olduğumu hissettiğim anda direkt “Kes, bir daha alıyoruz” diyebiliyordum.◊ Hikâyenin tonunu yaratırken hangi görsel referanslar size ilham verdi?- Ton olarak, daha çok bir film gibi çektiğimizden emin olmak istedim.
Evet, hikâye melodramatik denebilir ama özüne indiğinizde tamamen hayatın içinden geliyor.
İnsan doğasına ve insanların verdiği tepkilere dayanıyor.
Hepimiz günlük hayatta bunu yaşıyoruz: Algı meselesi.Olay gerçekten senin gördüğün gibi mi oldu, yoksa benim gördüğüm gibi mi?
Yani her şey oldukça öznel.
Ben de bunu daha temel, daha gerçekçi bir zemine indirmek istedim.
Bu nedenle daha sinematik bir anlatım dili kurdum.OLIVIA MÜTHİŞ BİR PROFESYONEL◊ Olivia Cooke’un hayat verdiği Cherry ile aranızda oldukça katmanlı ve yoğun bir ilişki var.
Bu kimyayı nasıl kurdunuz?- Olivia müthiş bir profesyonel.
Çok açık, çok esnek ve inanılmaz hızlı adapte olabilen bir oyuncu.
Ona bazen “Tamam, bu duyguyu aldık, bir tane daha çekme şansımız var” diyordum.
Takvimimiz çok sıkışıktı, bu yüzden oldukça hızlı ilerlememiz gerekiyordu.
Ama “Bu kez sahnenin tam tersi bir tonunu deneyelim, bana başka bir renk ver” dediğim anda bambaşka bir yorumla geri veriyordu.Bu da kurgu aşamasında bana büyük bir alan açtı.
Elimizde çok farklı tonlarda, çok zengin seçenekler vardı.◊ Hikâyeyi iki ana karakterin bakış açısından anlatmak en baştan beri tercih edilen bir yapı mıydı?- Bu aslında büyük ölçüde kitapta da vardı.
Tabii romanı okurken, Cherry’nin neden öyle davrandığını, o dürtünün ya da refleksin nereden geldiğini anlatmak için iki-üç sayfalık bir alanınız oluyor.
Onun iç dünyasını, o davranışın arkasındaki nedenleri daha ayrıntılı biçimde anlayabiliyorsunuz.
Laura için de aynı şey geçerli.
O çok sevdiği, çok kıymetli oğlunu bırakma korkusunu, oğlu 30 yaşında olmasına rağmen neden ona hâlâ 6 yaşındaymış gibi tutunduğunu okurken anlıyorsunuz.◊ Dizi, anneler ile çocuklarının partnerleri arasındaki karmaşık ilişkiyi oldukça derin işliyor.
Sizi bu hikâyeye kişisel olarak bağlayan bir deneyiminiz oldu mu?- Cherry’nin yaşadığı kadar uç bir durum olmasa da; çocuklarımın hayatına giren bazı kişilerle tanışınca içimden “Tamam, buna en fazla 1 hafta veriyorum” diye geçirebiliyorum.
Sanırım bu biraz annelerin sezgisiyle ilgili.
İçten içe “Bu uzun sürmeyecek, merak etme” diyorsunuz.◊ Kadınlardaki kuşaklar arası güç dengesi ve gerilim, son dönemde ekranda sık işlenen temalardan biri.
Bu karakteri kabul etmenizde sizi en çok etkileyen taraf neydi?- Ortamda iki alfa kadın olduğunda, elbette arada bir çatışma doğuyor.
İki güçlü kadın aynı odadaysa, bunun içinde bir gerilim olması kaçınılmaz.
Ama başka bir dünyada, Cherry ve Laura aslında çok iyi arkadaş olabilirlerdi.
Çünkü hırsları, iradeleri ve hayata tutunma biçimleri açısından birbirlerine çok benziyorlar.ETRAFINIZDAKİ EKİP KADAR İYİSİNİZ◊ “The Girlfriend” size daha önce deneyimlemediğiniz bir şey yaşattı mı?- Benim için en farklı tarafı, aynı anda üç ayrı şapka takıyor olmamdı.
Bunu daha önce “House of Cards”ta da yapmıştım.
Ben de diğer yönetmenler gibi, önceden belirlenmiş olan o dili takip etmek durumundaydım.
Buradaki deneyim ise bambaşkaydı, çünkü ilk kez bir işi en başından itibaren kurma fırsatı buldum.
Yaratıcı ekiple birlikte sıfırdan bir dünya inşa etmek, bir kitaptan uyarlamak, yazarlarla çalışmak, dizinin nasıl görünmesini istediğim üzerine konuşmak...
Bunların hiçbirini daha önce bu ölçüde yapmamıştım.
O nedenle benim için hem çok yaratıcı hem de son derece besleyici bir süreç oldu.◊ Peki bu üç ayrı şapkadan sizin için en keyifli ya da en özel olanı hangisiydi? “Bu bana bambaşka bir kapı açtı” dediğiniz bir an oldu mu?- Hazırlık sürecinin her günü, sette geçen her gün benim için çok özeldi.
Gerçekten şuna inanıyorum: Etrafınızdaki ekip kadar iyisiniz.
İşin özü bu.
O yüzden insan sürekli ekibine dönüp, “Tutkunuzu benimle paylaştığınız, elinizden gelenin en iyisini yapmak istediğiniz için çok teşekkür ederim” demek istiyor.Bazen yeterli bütçeniz ya da zamanınız olmuyor ama buna rağmen ekip bir şekilde çözüm üretiyor, adeta imkânsızı mümkün kılıyor.
O dayanışma ve birlikte üretme duygusu gerçekten tarif edilmez bir şey.
Benim için bu, sürecin başından sonuna kadar hissedildi; hazırlık aşamasından sete, post-prodüksiyona kadar.
Kurgu, renk düzenlemesi, müzik, beste...
Hepsi ayrı ayrı çok heyecan vericiydi.Özellikle şarkı seçimleri benim için çok önemliydi.
Hangi parçanın hangi sahnede doğru etkiyi yaratacağını bulmak çok belirleyiciydi.
Çünkü bugün dizilerde müzik kullanımı gerçekten çok güçlü bir anlatı aracı; bazen sahneyle tezat kuruyor, bazen de sözleriyle duyguyu tam kalbinden vuruyor.KUŞLARIN, GEYİKLERİN ARASINDA OLMAK ÇOK İYİ GELDİ◊ Dizi Londra’da çekildi.
Siz de son dönemde zamanınızın büyük bölümünü İngiltere’de geçiriyorsunuz.
Yeni yaşam düzeniniz ve oradaki deneyiminiz size nasıl hissettiriyor?- Aslında tam olarak taşındım diyemem.
Sadece çok uzun zamandır İngiltere’de çalışıyorum.
Son üç projem Londra’da çekildi. “The Girlfriend” için ise hazırlık, çekim ve post-prodüksiyon derken orada aralıksız 2 yıl geçirdim.
Hatta başından sonuna baktığınızda, proje benim için neredeyse 3 yıllık bir yolculuktu ve açıkçası biraz yoruldum.
Sonunda da kendi kendime, “Biraz daha burada kalayım” dedim.İngiltere’nin kırsalını her zaman çok sevmişimdir.
Uzun süredir çalıştığım o kaotik şehir hayatından çıkıp kuşların, geyiklerin arasında olmak, sadece rüzgârın sesini duymak ve sakinliğin içinde kalmak gerçekten çok iyi geldi.
Şu anda yaptığım şey biraz nefes almak aslında.