Haber Detayı
Kara eriyiğin hafızası Venedik’te sergileniyor
Rahşan Düren’in Venedik Bienali’yle eş zamanlı gerçekleşen “Play Again” sergisi, San Clemente Palace’ın tarihî atmosferinde yalnızca resim ve heykelleri değil; insanın katılaşma, dönüşme ve vazgeçme hâllerini de görünür kılıyor.
Venedik’in o zamansız, denizin ortasında asılı duran San Clemente adası, bu kez; Rahşan Düren’in aynı adlı otelin koridorlarındaki resimleri ve bahçedeki heykelleriyle kurduğu derin diyaloğun tanığına dönüşmüş durumda.
Bu yeni seçki, sanatçının “Verwegehenheit” (risk almaktan çekinmeyen, korkusuz ve sıra dışı) kavramsal izlerini daha ileri bir noktaya taşıyor. “Play Again” sergisi, plastik eriyiğin o vahşi, terbiye edilmesi zor doğasıyla, resimlerin yüzeyinde biriken katmanlı duyguları aynı potada eritiyor.
San Clemente’nin sessizliği içinde bu sergi yalnızca görülmüyor; insanın içine yavaşça yerleşiyor.
Sanatçının mekânla, resimle ve o kara mağmayla kurduğu ilişkiyi, onun o “itiraf” tadındaki cümleleriyle daha da derinleştirerek bu yolculuğu tamamlayalım.
Bir varoluş laboratuvarı Venedik Bienali ile eş zamanlı olarak San Clemente Palace’ın kapıları, sadece bir sergiye değil, Rahşan Düren’in yüksek ısılı varoluş laboratuvarına açıldı.
Fırının ağzından dökülen o 350 derecelik zift karanlığı saniyeler içinde taş kesilirken, San Clemente’nin 11. yüzyıla uzanan taş duvarları bu hıza kendi vakarıyla eşlik ediyor.
Sanatçı için burası yalnızca bir sergi alanı değil; eserlerle etkileşime giren, onları dönüştüren ve izleyici deneyimini derinleştiren yaşayan bir sahne.
Heykellerin o “kara dramalar” gibi yükselen gövdeleri arasında gezinirken, sanatçı eldivenlerinin içinden geçen o yakıcı ısırığı şöyle tarif ediyor: “Plastiğin hafızası yoktur derler; oysa ben o iki yüz derece sıcaklıktaki eriyiğin karşısında, onun da insan gibi hatırladığını gördüm.
Sıcaklık sadece fiziksel bir değer değil, bir ahlâk sınavıdır.
Eldivenin içinden geçen o yakıcı ısırık bir itiraftı: Bedel ödemeden hiçbir forma sahip olamazsın.
Acı, sayılabilir olmaktan çıktığında, anlam üretme başlamış demektir.” Bugünün sürekli hızlanan dünyasında birçok şey yüzeyde akıp giderken, Rahşan Düren’in işleri tam tersine yavaşlıyor; insanı kendi içindeki sertleşmiş katmanlarla yüzleştiriyor.
Rahşan Düren Dışarıdan yekpare, içeriden binlerce parçalı Sergide yer alan 47 resim, heykellerin o katılaşmış iradesine birer duygusal şerh düşüyor gibi.
Düren’e göre bir yüzeye bakmak, sadece formu görmek değil; o formun altındaki tortuları, gecikmeleri ve kararsızlıkları fark etmek demek.
Onlar, insan ruhunun saklı hafızasına dönüşüyor.
Resimlerin katmanlı yapısı, tıpkı insan yüzü gibi saklı olanı barındırıyor.
Şöyle diyor bana sergiyi birlikte gezerken Rahşan Düren: “O siyah yüzeye baktım.
Parlak, pürüzsüz, ama içinde binlerce yanığın, gecikmenin, kararsızlığın tortusu saklıydı.
Tıpkı insan yüzü gibi; dışarıdan yekpare, içeride binlerce parçalı.
Resimlerimdeki her fırça darbesi, aslında donmadan önce yetişmek istediğim bir cümledir.
Ama anlam bazen yetişemez ve orada susarız.
Çünkü bazı şeyler anlatıldığında değil, yakıldığında anlaşılır.” Belki de bu yüzden serginin en güçlü tarafı, izleyiciyi büyük cümlelere değil; kendi sessiz kırıklarına götürmesi.
Zamanın baskısı ve donmuş kaderler On dakika… Bir eriyiğin kaderini ilan etmesi için gereken o kısa ve zalim süre.
Sanatçı, heykellerini yoğururken aslında zamanla olan bitmek bilmez kavgasını da görünür kılıyor.
Başlangıçta yumuşak olan o siyah nehir, aniden sertleşen soğuk bir iradeye dönüştüğünde, sanatçının kulağına “Artık ben ne isem o oldum” diye fısıldıyor: “İnsan hayatı da böyleydi; başlangıçta şekilsiz bir ihtimal, sonra donmuş bir kader.
Değiştirmek, hiç yoksa koparmak istiyorsunuz, nafile; katılaşan asla değişmiyor.
İnsan, yaşadıklarının değil, vazgeçtiklerinin heykelidir.
Belki de bu yüzden, en sağlam görünen şeyler aslında birer kayıp; yalnızca çok iyi donmuş kayıp.” Bu cümleler yalnızca heykelleri değil, insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişkiyi de anlatıyor.
Çünkü bazen insan gerçekten de yaşadıklarıyla değil, zamanında sustuklarıyla şekilleniyor: “Sanat, dışarıdan verilen bir bilgi değil; içeride unutulmuş bir ihtimaldir.
Biz heykellerimizi yaptığımız o fabrikada birbirimizin katılaşmış taraflarını da çözdük.
Artık hiçbir üretim yalnızca üretim değildir; sanatla temas eden el artık sadece nesne üretmez, anlam taşır.
Bu heykeller ve resimler hafıza sistemidir; insanlar baktıkça kendini yeniden çalıştırır.” Son not Sanatçı, kalıcı olarak San Clemente’de yer alacak sergisinde hayatın akışkanlığı ile kaderin katılığı arasındaki o ince çizgide yürürken bize şunu hatırlatıyor: “İnsan, hayatına şekil verdiğini sandığı her an, aslında kendi donuşuna biraz daha yaklaşır.
Gözyaşı da henüz katılaşmamış bir hakikatin akışkan hâlidir.
Biz o siyah heykellerin önünde kendi içimizde hâlâ akabilen son parçaları aradık ve bulabildiklerimizi ayağa diktik.” Venedik’in sularından İstanbul’un tarihine uzanan bu “Play Again”, aslında hepimize tek bir şeyi fısıldıyor: Her şekil bir vazgeçiştir.
Ama belki de tam o vazgeçişlerdir bizi biz yapan.