Haber Detayı

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 2
Dr. r. bülend kırmacı haber3.com
12/05/2026 13:31 (8 saat önce)

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 2

Merkez Solun Yön Arayışı: Avrupa’dan Türkiye’ye - 2

(Yön kaybı ve kimlik aşınması)Merkez sol üzerine yürütülen tartışmalar, yalnızca seçim sonuçlarıyla açıklanamayacak kadar derin bir noktaya ulaşmıştır.

Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de mesele artık sadece oy oranları, ittifak hesapları veya kampanya performansları değildir.

Daha temel bir sorun vardır: merkez sol, kime seslendiğini, hangi toplumsal kesimleri temsil ettiğini ve hangi tarihsel iddiayı taşıdığını yeniden düşünmek zorundadır.Bir önceki yazıda, İngiltere İşçi Partisi çevrelerinden gelen bir e-postadan hareketle, merkez solun Avrupa’dan Türkiye’ye uzanan genel yön arayışını ele almıştık.

O metin, ilk bakışta bir parti içi değerlendirme gibi görünse de aslında daha geniş bir soruna işaret ediyordu: merkez solun kendi toplumsal kökleriyle ve siyasal kimliğiyle kurduğu bağ zayıflamaktadır.Bu zayıflama, yalnızca sağdan gelen popülist baskılarla açıklanamaz.

Elbette Avrupa’da Reform UK benzeri hareketlerin işçi sınıfı içinde karşılık bulması ya da farklı ülkelerde milliyetçi-popülist partilerin yükselmesi önemlidir.

Ancak merkez solun asıl sınavı, dışarıdan gelen baskılar kadar, içeride yaşanan kimlik aşınmasıdır.Kimlik aşınması, bir partinin adını, amblemini kaybetmesi değildir.

Daha derin bir şeydir.

Bir siyasal hareketin, neyi savunduğunu söylediği halde, bu savununun toplum tarafından sahici bulunmaması hâlidir.

Yani sorun, yalnızca programlarda yazan ilkelerde değil; o ilkelerin günlük siyasal tutumlara, kadro tercihlerine, yerel yönetim pratiklerine ve örgüt kültürüne ne kadar yansıdığıdır.Günümüzde Avrupa merkez solunun önemli bir bölümü işte bu gerilimle karşı karşıyadır.

Almanya’da SPD, uzun süreli koalisyon deneyimleri içinde devlet sorumluluğu ile toplumsal iddia arasında sıkışmaktadır.

İspanya Sosyalist İşçi Partisi, iktidar pratiği içinde sosyal ilerleme söylemini korumaya çalışırken, ekonomik ve toplumsal beklentilerin ağırlığıyla yüzleşmektedir.

İtalya Demokratik Partisi, parçalı siyasal yapı içinde kendi yön duygusunu belirginleştirmekte zorlanmaktadır.

Yunanistan’da ise SYRIZA deneyimi, radikal umutların iktidar pratiğinde nasıl sınandığını göstermiştir.Bu örneklerin tümü aynı gerçeğe işaret etmektedir: merkez sol, yalnızca karşıtlarının güçlenmesi nedeniyle değil, kendi iç yönünü yeterince berraklaştıramadığı için de zorlanmaktadır.Türkiye’de ise bu sorun daha farklı tarihsel koşullar içinde yaşanmaktadır.

Çünkü Türkiye’de merkez sol, Avrupa’daki gibi uzun ve kesintisiz iktidar deneyimleriyle toplumu dönüştürme imkânı bulamamıştır.

Türkiye’de merkez solun ana gövdesi, tarihsel olarak Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, halkçılık, laiklik, anti-emperyalizm ve yurtta-dünyada barış ilkeleriyle ilişkilidir.

Ancak bu güçlü tarihsel zemin, siyasal süreklilik içinde her zaman etkili ve üretken bir hatta dönüştürülememiştir.Bunun en önemli nedenlerinden biri, Türkiye merkez solunun uzun yıllar boyunca savunmacı bir siyaset diline mahkûm kalmasıdır.

Elbette Cumhuriyetin temel kazanımlarını savunmak yaşamsal önemdedir.

Laiklik, hukuk devleti, kadın hakları, eğitim birliği, kamusal akıl ve toplumsal eşitlik gibi değerlerin korunması vazgeçilmezdir.

Ancak merkez sol yalnızca savunarak ilerleyemez.

Çünkü siyaset, yalnızca elde olanı korumak değil; topluma yeni bir gelecek duygusu verebilme sanatıdır.Merkez solun yön kaybı tam kısmen burada belirginleşmektedir.

Kimi zaman geçmişin değerlerini koruma görevi, geleceği kurma iddiasının önüne geçmektedir.

Oysa, asolan geçmişi bir kadife yumruk gibi, aslan gibi savunmak; geleceği bir kartal gibi, bir yıldırım gibi kuracak gücü sergilemektir.

Ve elbette sol ilerici olmak zorundadır.

Ancak bu ilericilik geçmişe sırt çevirmek anlamına gelmemelidir.

Solun benim anladığım anlamda “ilericiliği” yalnızca teknolojik yenilikleri izlemek ya da çağdaş kavramları kullanmak değildir.

Asıl ilericilik, değişen dünyanın koşullarını emek, adalet, barış, özgürlük ve kamuculuk değerleriyle yeniden yorumlayabilmektir.Türkiye’de merkez solun önemli açmazlarından biri de toplumsal değişimi yeterince derinlikli okuyamamasıdır.

Köyden kente göçle değişen toplum, yeni kent yoksulları, güvencesiz çalışan kesimler, eğitimli ama gelecek kaygısı taşıyan gençler, emekliler, kadınlar ve küçük üreticiler aynı siyasal dil içinde yeterince buluşturulamamıştır.

Eski sınıfsal haritalar değişmiş, ama buna uygun yeni bir toplumsal okuma her zaman üretilememiştir.Dahası Türkiye bir süredir kendine özgü bir başkanlık sistemini deneyimlemektedir.

Mevcut sistem, yetkileri Cumhurbaşkanının elinde toplamak açısından dünyada eşi benzeri görülmedik ölçüde bir merkezileşmeye yol açarken; bir yandan Parlamentonun gensoru ve güvenoyu mekanizmalarını büyük ölçüde işlevsiz hâle getirmiş, diğer yandan adeta bir teknokratlar kabinesini toplumun karşısına çıkarmıştır.

Bu yapı, Cumhurbaşkanını bürokratik atamalardan para piyasalarına, dış politikadan yüksek yargı üyeliklerine kadar son derece geniş bir atama yetkisiyle donatmıştır.

Bu sistem, solun çoğulcu demokrasi ve katılımcılık ilkeleriyle pratikte taban tabana zıt bir siyasal iklim oluşturmakta; yapılması en elzem reformlar arasında yer alan siyasi partiler yasası ve seçim sistemi değişikliklerini de sürekli erteleyerek, siyasal partileri - o arada sol partileri bile - kendisini andıran deformasyona doğru zorlamaktadır.Bu noktada gençlik meselesi de ayrıca önemlidir.

Bugünün gençleri, yalnızca iş isteyen veya okul bitiren bir kuşak değildir.

Bu kuşak aynı zamanda anlam, özgürlük, aidiyet ve gelecek arayan bir kuşaktır.

Eğer merkez sol, gençleri yalnızca seçim kampanyalarının enerjik unsurları olarak görür; onların yaşam kaygılarını, kültürel arayışlarını ve adalet duygularını anlamazsa, gençlik merkez soldan uzaklaşır.

Kitle örgütlerinden, merkez sol partiden “uzaklaşan gençlik”, çoğu zaman başka siyasal yapılara hatta aşırı uçlara veya siyasetsizliğe, ilgisizliğe ya da nihayet geçici tepkiler üzerinden büsbütün yönsüzlüğe yönelir.Öte yandan çalışan sınıflar açısından geçerli olan “kırılmalar” doğru tespit edilmelidir.

Emek dünyası artık yalnızca fabrika işçisinden ibaret değildir.

Hizmet sektörü çalışanları, kuryeler, taşeron işçileri, güvencesiz beyaz yakalılar ve kayıt dışı çalışanlar yeni bir toplumsal gerçeklik yaratmıştır.

Merkez sol bu geniş emek evrenini kavrayamadığında, emek söylemi tarihsel bir hatırlatma olarak kalır; canlı bir siyaset alanına dönüşemez.

Merkez sol günümüzün otomasyon, robot teknolojisi, yarı zamanlı çalışma gibi olgularının ekonomik refah alanında herkese hak ettiği payı verecek düzenlemeler ve ilerlemelerle karşılanması gerektiğini; aksi halde artan işsizlik, sigortasız çalıştırılma, merdiven altı üretim ve çocuk iş gücü istismarı gibi sorunlara karşı en güçlü itirazı geliştirmek zorunda olduğunu hatırda tutmalıdır.Yön kaybının bir başka boyutu da siyasal dilde ortaya çıkmaktadır.

Siyaset, giderek toplumun derin eğilimlerini anlamak yerine, anlık kamuoyu ölçümlerine, televizyon tartışmalarına ve sosyal medya yankılarına göre şekillenmektedir.

Elbette kamuoyu araştırmaları önemlidir.

Elbette toplumun eğilimleri izlenmelidir.

Ancak siyaset, yalnızca anket okumak değildir; gündelik hafif-meşrepliğine tutsak edilemez, her rüzgâra yelken açan kimi odakların akıl hocalığında karar almaya, politika belirlemeye teşne bir yapı olmaya indirgenemez.Çünkü sol, yalnızca mevcut eğilimi takip eden değil; toplumu daha adil, daha özgür ve daha eşitlikçi bir geleceğe çağıran siyasettir.

Eğer merkez sol, topluma yön göstermek yerine yalnızca topluma sirayet ettirilmeye ve benimsetilmeye çalışılan kimi köksüz, dayanaksız, yersiz yurtsuz eğilimleri “izlemeye” başlarsa, siyasal öncülük kapasitesini yitirir.

Bu da kimlik aşınmasını hızlandırır.Parti içi yapı ve örgüt kültürü de bu sürecin önemli bir parçasıdır.

Bir siyasal hareketin kimliği yalnızca genel başkan konuşmalarıyla, seçim bildirgeleriyle veya medya açıklamalarıyla oluşmaz.

Örgüt içindeki adalet duygusu, gençlere açılan alan, emek veren kadrolara gösterilen saygı, liyakat, saydamlık ve katılım kültürü de siyasal kimliğin parçasıdır.Eğer bir partide emek verenler ile yalnızca zaman geçirenler aynı kefeye konursa; yıllarca örgüt içinde yetişmiş gençler kenara itilirken dışarıdan gelen fırsatçı aktörlere geniş alanlar açılırsa, örgütsel moral bozulur.

Bu durum yalnızca kişisel kırgınlık üretmez; partinin psikolojik dokusunu da zedeler.

Psiko-dinamik açıdan bakıldığında, örgütlerde moral ve güven duygusu zayıfladığında, en doğru politikalar bile yeterince karşılık bulamaz.Merkez solun kendi içinde güven üretemediği yerde, toplumda güven üretmesi de güçleşir.

Kendi gençlerine umut veremeyen bir siyasi hareketin, ülke gençliğine umut vermesi kolay değildir.

Kendi örgütünde emeği, liyakati ve adaleti görünür kılamayan bir siyasi hareketin, ülkeye adalet vaat etmesi inandırıcılığını kaybeder.Bu nedenle kimlik aşınması yalnızca ideolojik bir sorun değildir.

Aynı zamanda örgütsel, psikolojik ve ahlaki bir sorundur.

Merkez solun yeniden güçlenmesi, yalnızca daha iyi sloganlar bulmasıyla mümkün değildir.

Daha derin bir yenilenmeye ihtiyaç vardır: düşüncede, kadroda, örgütte, dilde ve toplumla kurulan bağda yenilenme.Türkiye’de merkez solun önündeki en büyük görevlerden biri, halkçılığı yeniden güncel ve yaşanır bir siyaset haline getirmektir.

Halkçılık, yalnızca tarihsel bir ilke veya törensel bir vurgu değildir.

Halkçılık, halkın gerçek sorunlarını halkla birlikte anlama ve çözme iradesidir.

Halkçılık, yoksulun, emekçinin, gencin, kadının, emeklinin, üreticinin ve kentte sıkışan geniş toplum kesimlerinin sesi olabilmektir.Ancak halkçılık, popülizm değildir.

Halkçılık, halka hoş gelen her şeyi söylemek değil; halkın yararına olanı bilimle, akılla ve adalet duygusuyla savunmaktır.

Merkez sol, halkçılıkla popülizm arasındaki bu ayrımı yeniden güçlü biçimde kurmak zorundadır.Bugün hem Avrupa’da hem Türkiye’de merkez solun önünde benzer bir soru durmaktadır: kendisini sadece sağın karşıtı olarak mı tanımlayacaktır, yoksa kendi bağımsız, ilerici ve halkçı yönünü yeniden mi kuracaktır?Bu soru ertelenemez.

Çünkü siyaset boşluk kabul etmez.

Merkez sol, yönünü netleştiremediği her aşamada, bir yandan sağ popülizme, diğer yandan siyasetsizliğe ve aidiyetsizliğe alan açar.

Bu nedenle yön kaybı yalnızca parti içi bir sorun değil; demokrasi için de ciddi bir risktir.Merkez sol yeniden yön bulmak istiyorsa, önce kendi kimliğini gerçekçi biçimde hatırlamak ve çağın koşulları içinde yeniden üretmek zorundadır.Merkez solun asıl görevi, emek, barış, sosyal adalet, laiklik, kamuculuk, özgürlük ve halkçılık ana ekseninde çağdaş sosyal refah devletini; günün koşullarına uygun biçimde yeniden kurmak ve toplumsal güç haline getirmektir.Yön kaybı ve kimlik aşınması üzerine yapılacak her tartışma, bizi kaçınılmaz olarak daha temel bir soruya götürmektedir:Sosyal demokrasi neyi unuttu?Bu yazı dizisinin bir sonraki bölümünde, bu soruyu ekonomi, emek, üretim ve kamuculuk başlıkları üzerinden ele alacağız.Dr.

R.Bülend Kırmacır.b.kirmaci@gmail.com 

İlgili Sitenin Haberleri