Haber Detayı

2026 Yılında Türkiye’de Eğitimden Beklentiler! Türkiye’nin İkinci Yüzyılında Eğitimin Dönüştürücü ve Onarıcı Gücü
Prof. dr. levent eraslan tv100.com
04/01/2026 00:03 (1 gün önce)

2026 Yılında Türkiye’de Eğitimden Beklentiler! Türkiye’nin İkinci Yüzyılında Eğitimin Dönüştürücü ve Onarıcı Gücü

Yirmi yedi yıllık bir eğitimci olarak, yeni yılın ilk değerlendirmesini eğitim alanı üzerinden yapmak bir tercih değil, bir sorumluluk olarak görüyorum.

Soğuk Savaş döneminin disiplinci ve merkeziyetçi eğitim anlayışından, dijital çağın esnek ve çok katmanlı öğrenme ekosistemine uzanan bu uzun yolculukta; eğitim sisteminin yalnızca değiştiğine değil, her değişim karşısında yeniden sınandığına da müşahede ettim.

Bu deneyim bana şu cümleyi yazdırıyor; "Dünya'da ve Türkiye’de eğitim, artık sadece bilgi aktaran bir yapı-kanal değil; toplumsal kırılmalar karşısında onarıcı, eşitsizlikler karşısında dengeleyici ve geleceğe dair kolektif umut üreten stratejik bir kamusal alandır".2026 yılı itibarıyla eğitimden temel beklenti, sistemin mevcut hâliyle eşitsizliği yeniden üreten yapısal zaaflarını aşarak; liyakat, adalet ve kapsayıcılığı kurumsal bir çıktıya dönüştürmesidir.

Tv100.com’daki yazılarımızda da sıklıkla vurguladığımız üzere, eğitim bir ayrıcalık alanı değil; sosyal hareketliliği mümkün kılan en güçlü eşitlik mekanizması olmak zorundadır.

Dijital dönüşümün hızlandırdığı yapısal kırılmalar, eğitimi artık “idare edilen” değil, stratejik olarak yeniden inşa edilmesi gereken bir alan hâline getirmiştir.COVID-19 pandemisi, tüm dünyada eğitim alanında sadece geçici bir aksama değil, derin ve kalıcı etkiler üreten bir kırılma yaratmıştır.

Özellikle dijital altyapıya erişimde yaşanan eşitsizlikler, dezavantajlı kesimler için ciddi öğrenme kayıplarına ve "öğrenme yoksulluğuna" yol açmış; okul, birçok çocuk için akademik olduğu kadar psikososyal bir destek alanı olmaktan da uzaklaşmıştır. 2026 perspektifinde eğitimden beklenti, bu kayıpları yalnızca teknik bir müfredat hızlandırmasıyla telafi etmek değil; okulun yeniden güvenli bir toplumsal mekân ve fırsat eşitliği üreten kamusal bir kale olarak inşa edilmesidir.

Bu süreçte, pandeminin derinleştirdiği sınıfsal uçurumları kapatmak adına, dijital adaleti sağlayan ve her öğrencinin "öğrenme hakkını" teminat altına alan onarıcı bir pedagojiye geçilmesi hayatidir.Bu bağlamda okul, sadece soyut bilgilerin aktarıldığı soğuk bir bina değil; öğrencinin duygusal iyilik hâlinin (well-being) korunduğu, sosyal sermaye kazandığı ve sınıfsal farklılıkların okul kapısında askıya alındığı bir toplumsal bütünleşme merkezidir. 2026 Türkiye’sinde eğitim politikaları, öğrenme yoksulluğunu gidermek için "akademik telafi" ile "sosyal onarımı" eşzamanlı yürütmek zorundadır.

Okulların sadece sınav başarılarıyla değil, öğrencilerine sundukları psikososyal destek kapasitesi ve yarattıkları aidiyet duygusuyla değerlendirildiği bir model, toplumsal dayanıklılığımızın (resilience) anahtarı olacaktır.

Eğitimin bu kapsayıcı ve iyileştirici rolü tesis edilmeden, dijitalleşmenin veya müfredat reformlarının tek başına toplumsal refah üretmesi mümkün görünmemektedir.

Okul Öncesi Eğitim: Eşitsizlikle Mücadelenin Başlangıç Noktası ve Zorunlu Eğitim Eşiği2026 yılı itibarıyla Türkiye’de eğitim sisteminin en kritik yapısal ihtiyacı, okul öncesi eğitimin tüm çocuklar için zorunlu hâle getirilmesidir.

Okul öncesi eğitim artık isteğe bağlı bir “hazırlık aşaması” değil; bireyin bilişsel, psiko-motor, sosyal ve duygusal gelişiminin temellerinin atıldığı stratejik bir kamusal yatırımdır.

Eğitimde eşitsizliklerin büyük bölümü ilkokulda değil, okul öncesi dönemde başlamaktadır ve bu eşitsizlikler zaman içinde derinleşerek yeniden üretilmektedir.Türkiye’de sosyoekonomik köken, çocuğun okula hazırbulunuşluk düzeyini belirleyen en güçlü faktörlerden biri olmaya devam etmektedir.

Evde sunulan öğrenme ortamı ile okul öncesi eğitimden mahrum kalan çocuklar arasındaki fark, ilkokuldan itibaren kapanması güç bir makasa dönüşmektedir.

Bu nedenle okul öncesi eğitimin zorunlu hâle getirilmesi, pedagojik bir tercih değil; açık biçimde toplumsal adalet gereğidir.2026 vizyonunda okul öncesi eğitimden beklenen, sadece okullaşma oranlarını artırmak değil; nitelikli, ücretsiz ve tam gün programlarla dezavantajlı çocuklar için eşitleyici bir başlangıç zemini oluşturmaktır.

Kırsal bölgeler, düşük gelirli aileler ve göçmen çocuklar için okul öncesi eğitim, sonraki tüm eğitim kademelerinin başarısını belirleyen temel faktördür.

Bu alan ihmal edildiği sürece, ilerleyen yıllarda yapılan telafi programlarının sınırlı etki üretmesi kaçınılmazdır.Öğretmenlik Mesleğinde Yapısal Dönüşüm: Milli Eğitim Akademisi ve Liyakat2026 yılında öğretmenlik mesleği, klasik bilgi aktarıcılığı rolünün çok ötesine geçmiştir.

Öğretmen artık öğrenme süreçlerini tasarlayan, öğrencinin gelişimini analiz eden ve sosyal-duygusal rehberlik sunan bir profesyonel olarak konumlanmaktadır.

Bu dönüşümün merkezinde yer aldığı belirtilen Milli Eğitim Akademisi’nin temel misyonu, öğretmen yetiştirme sürecini teorik bilgi ile sınıf içi uygulamayı bütünleştiren liyakat temelli bir yapıya kavuşturmaktır.Beklenti, öğretmenlerin yalnızca branş bilgisiyle değil; dijital pedagojik yeterlikler, kriz yönetimi ve rehberlik becerileriyle donatılmasıdır.

Öğretmenlik, üniversite diplomasıyla tamamlanan değil; sınıf içinde sürekli gelişen bir mesleki öğrenme süreci olarak yeniden tanımlanmalıdır.

Ayrıca çok uzun dönemdir Eğitim Fakültelerinde oluşan pedagojik sermaye ve öğretim kadrosunun birikimi göz ardı edilmemeli, stratejik işbirliği yolları araştırılmalıdır.

Öğretmenlerin sosyal yaşamdaki yerleri ve ekonomik konumlarının da güçlendirilmesi de ele alınması gereken önemli bir husustur.2026 Türkiye’sinde mesleki eğitim, artık akademik başarısızlığın sığınağı olan ikinci bir seçenek değil; üretim odaklı kalkınmanın ve teknolojik egemenliğin anahtarıdır.

Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) ile Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) arasındaki bağın organik bir yapıya bürünmesi, mesleki eğitimi doğrudan üretim süreçlerinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir.

Bu yeni modelde okullar artık duvarlarla çevrili binalar değil, sanayinin kalbinde yer alan ve üretim bandıyla senkronize çalışan "yaşayan laboratuvarlar" olarak kurgulanmaktadır.

Yapay zekâ destekli otomasyon, yeşil enerji dönüşümü ve ileri imalat teknolojileriyle uyumlu hale getirilen müfredatlar, öğrencilere statik ve kısa ömürlü bir zanaat öğretmek yerine, onları dijitalleşen sanayinin gerektirdiği dönüşebilir becerilerle donatmaktadır.Bu stratejik dönüşümün başarısı, sektörün dinamik ihtiyaç analizi ile eğitim süreçleri arasında kurulan eşzamanlı ve esnek bağa dayanmaktadır.

Geleneksel, hantal ve yıllarca değişmeyen ders programlarının yerini; sanayinin anlık beceri taleplerine hızla yanıt verebilen, modüler ve akışkan müfredat yapıları almıştır.

OSB yönetimleri ve eğitim paydaşları tarafından periyodik olarak gerçekleştirilen sektörel ihtiyaç analizleri, ders içeriklerinin anında güncellenmesini sağlamakta; böylece öğrencilerin "mezun olduklarında geçersiz kalan bilgi" sorunu ortadan kalkmaktadır.

Bu esneklik, öğrenciye sadece belirli bir makineyi kullanmayı değil, değişen üretim ekosistemleri içerisinde sürekli kendini güncelleyebilecek (reskilling ve upskilling) bir teknolojik çeviklik ve problem çözme yetisi kazandırarak istihdamda tam uyumu hedeflemektedir.Paylaştığınız bu derinlikli metin, 2026 Türkiye’si için hem bir eğitimci hassasiyeti taşıyor hem de yapısal sorunlara dair somut bir reçete sunuyor.

Tv100.com’daki yazılarınızın karakteristik üslubuyla, makalenin kavramsal bütünlüğünü tamamlayan üç paragraflık sonuç bölümü aşağıdadır:Sonuç: Eğitimle Toplumsal Adalet ve Gelecek İnşasıYukarıda çeşitli bağlamlarda ele aldığım 2026 eğitim vizyonu, Türkiye’de eğitimi yalnızca teknik bir iyileştirme veya müfredat güncelleme alanı olarak değil; vicdani, toplumsal ve stratejik bir "onarım" projesi olarak ele almayı zorunlu kılmaktadır.

Okul öncesi eğitimin zorunlu hâle getirilmesiyle fırsat eşitliğini en erken yaşta güvence altına almak, öğretmenlik mesleğini Milli Eğitim Akademisi ve liyakat ekseninde yeniden itibarlaştırmak ve ölçme-değerlendirmeyi ezberden yetkinlik odaklı sürece evirmek bu dönüşümün temel sac ayaklarıdır.

Bu stratejik adımlar atılmadığı sürece, dijitalleşme ve fiziksel yatırımlar toplumsal refah üretmekten uzak, sadece şekilsel birer modernleşme hamlesi olarak kalacaktır.Üniversite kapılarındaki yığılmalardan OSB’lerin kalbindeki teknolojik üretime kadar uzanan bu geniş yelpazede, artık "diploma fetişizmini" geride bırakıp "beceri ve karakter inşasını" merkeze koyan bir paradigma değişimi yaşanmaktadır.

Eğitim sistemimizin başarısı, öğrencileri statik bilgilerle donatıp birer test çözme makinesine dönüştürmekle değil; onları değişen dünya düzeninde ayakta kalabilecek teknolojik çeviklik ve toplumsal sorumluluk bilinciyle yetiştirmekle ölçülecektir.

Okulu, sınıfsal farklılıkların eridiği ve sosyal hareketliliğin motoru olan bir kamusal kale olarak yeniden konumlandırmak, Türkiye’nin ikinci yüzyılındaki en büyük demokratik ödevi olacaktır.Nihayetinde Türkiye’nin geleceği; eğitimi bir eleme ve dışlama mekanizması olarak değil, her çocuğun içindeki potansiyeli toplumsal bir değere dönüştüren kapsayıcı bir güçlendirme sistemi olarak kurgulama becerisine bağlıdır. 2026 yılı, bu iradenin sadece söylemde kalmayıp, liyakatli bürokrasi ve saha gerçekleriyle uyumlu somut politikalara dönüşmesi gereken kritik bir eşiktir.

Geleceği inşa etmek, ancak bugünün çocuklarına adil bir başlangıç ve onurlu bir öğretmen eli uzatmakla mümkün olacaktır.

İlgili Sitenin Haberleri