Haber Detayı

Su krizi değil, medeniyet krizi
Ali alsaç aydinlik.com.tr
11/01/2026 00:00 (19 saat önce)

Su krizi değil, medeniyet krizi

Su krizi değil, medeniyet krizi

Son yazımızda enerji yoksa yapay zekâ da yok demiştik.

Şimdi bir adım daha atıyoruz.

Su yoksa enerji de yok.

Denilecektir ki güneş enerjisi var ya!

Onu ayrıca tartışırız.

Su yoksa o da yok, şimdilik bunu söylemekle yetinelim. 7 Mayıs 2025 tarihli, İnsanlığın su hazinesi ve Türkiye’nin konumu başlıklı köşe yazımda bölgesel ve dünya çapında “su” işbirliği stratejilerine değinmiştim.

Aydınlık okurlarına bu yazıyı tekrar okumalarını öneriyorum.

Yazı gazetemizin internet sitesinde yer almaktadır.

Su meselesini tüm yönleriyle anlayarak ülkemizin ve tüm insanlığın ortak geleceği için politikalar ve teknolojiler geliştirme noktasında bilinçli olmalıyız.

Her konuda olduğu gibi su meselesinde de devrimci kararlar alma eşiğindeyiz.

Suyun gücü, insanları bir araya getirme potansiyelinde gizlidir.

SU NEDİR?

Bu soruya verilecek en yüzeysel cevap, “canlıların yaşaması için gerekli bir madde” olur.

Oysa bu cevap, gerçeğin yalnızca küçük bir kısmını kapsar.

Su, canlılıkla eş anlamlı değildir; canlılığın nasıl, ne ölçekte ve hangi karmaşıklıkta sürdürülebileceğini belirleyen temel sınırdır.

Bir insanla bir atı düşünelim.

At, günde onlarca litre suya ihtiyaç duyar; kas yapısı, sindirim sistemi ve hareket kapasitesi bu suya bağımlıdır.

Bir geyik, daha az suyla yaşayabilir; metabolizması, bulunduğu ekosisteme uyumlu biçimde evrilmiştir.

Bir kedi, suyun önemli bir kısmını avladığı canlılardan alır; susuzluğunu bastırmak için sürekli bir su kaynağına ihtiyaç duymaz.

Tahtakurusu, haftalarca su içmeden hayatta kalabilir; yaşam döngüsü minimum enerji ve sıvı tüketimi üzerine kuruludur.

Bir bakteri ise mikroskobik ölçekte, nemli bir yüzeyde çoğalabilir; onun için bir damla su, bir okyanus kadar geniştir.

Bu canlıların tamamı “yaşar”.

Ancak yaşamak ile dünyayı dönüştürmek arasında belirleyici bir fark vardır.

Her tür, suyu kendi biyolojik döngüsü içinde kullanır.

Su, hücre bölünmesinde, sindirimde, dolaşımda, ısı düzenlemesinde yer alır.

Ancak bu süreçlerin tamamı, doğanın sunduğu çerçevenin içindedir.

Hayvanlar suyu tüketir, fakat onu örgütlemez.

Doğa içinde var olurlar; doğayı yeniden kurmazlar.

İnsan burada ayrışır.

İnsan da biyolojik olarak diğer canlılara benzer şekilde suya bağımlıdır.

Susuz birkaç gün yaşayamaz.

Hücreleri, organları ve metabolizması suya muhtaçtır.

Fakat insan, suyu yalnızca yaşamak için değil; bir düzen kurmak için kullanır.

İnsan, suyun akışını değiştirir, depolar, yönlendirir, paylaşır ve çatışma konusu hâline getirir.

İşte bu noktada su, biyolojik bir gereksinim olmaktan çıkar; medeniyetin altyapısı hâline gelir.

Tarihsel olarak bakıldığında, insan topluluklarının kalıcılaştığı her yerde su vardır.

Nehirler yalnızca içme kaynağı değildir; tarımı mümkün kılar, yerleşimi kalıcılaştırır, üretimi artırır, nüfusu çoğaltır.

Su fazlası, artı ürün demektir.

Artı ürün, iş bölümü demektir.

İş bölümü, zanaat, ticaret, yönetim ve devlet demektir.

Bir bakteri suyun içinde çoğalır.

Bir geyik suyun kenarında yaşar.

Ama insan, suyun etrafında şehir kurar.

Bu nedenle su meselesini yalnızca “canlıların ortak ihtiyacı” olarak ele almak eksiktir.

Asıl mesele şudur: Su, insanı diğer canlılardan ayıran tarihsel sıçramanın maddi koşuludur.

NEHİRDEN DEVLETE SUYUN MEDENİYET KURUCU ROLÜ İnsanlık tarihindeki büyük sıçramalar tesadüf değildir.

Avcı-toplayıcı topluluklardan yerleşik hayata geçiş, belirli coğrafyalarda ve belirli maddi koşullar altında mümkün olmuştur.

Bu koşulların başında sürekli ve yönetilebilir su kaynakları gelir.

Mezopotamya, Nil Havzası, İndus Vadisi ve Sarı Irmak çevresinde ortaya çıkan uygarlıklar, yalnızca verimli topraklara değil; düzenli su rejimlerine sahipti.

Nehirlerin taşma döngüleri, toprağın yenilenmesini sağlıyor; sulama kanalları ise üretimi süreklileştiriyordu.

Bu noktada belirleyici olan şudur: İnsan, suyu yalnızca kullanan değil; planlayan ilk canlıdır.

Sulama kanallarının açılması, bentlerin inşa edilmesi ve suyun paylaşımının düzenlenmesi, tarımı rastlantısal olmaktan çıkarıp sistematik hale getirdi.

Tarımın sürekliliği, gıda fazlası yarattı.

Gıda fazlası, nüfus artışını mümkün kıldı.

Artan nüfus ise iş bölümünü doğurdu.

İşte tarım - şehir - devlet zinciri tam olarak burada kuruldu.

Şehir, yalnızca evlerin yan yana gelmesi değildir.

Şehir; suyun, emeğin, üretimin ve güvenliğin örgütlendiği mekândır.

Devlet ise bu örgütlenmenin kurumsallaşmış biçimidir.

İlk yasalar, ilk vergiler ve ilk idari yapılar büyük ölçüde su yönetimi etrafında şekillenmiştir.

Kimin ne kadar su alacağı, hangi tarlanın ne zaman sulanacağı, nehir taşkınlarına karşı hangi önlemlerin alınacağı… Bunların tamamı siyasal kararlar haline gelmiştir.

Bu nedenle devlet, tarihsel olarak suyla birlikte doğmuştur dersek hatalı olmaz sanıyorum.

MODERN ÇAĞA GEÇİŞTE SUYUN DURUMU Sanayi devriminden sonra suyun rolü azalmadı; sadece gözden kayboldu.

Bugün musluğu açtığımızda akan suyu görüyoruz, fakat elektrik üretiminde, sanayide ve dijital teknolojilerde kullanılan suyu görmüyoruz.

Oysa modern toplum, tarihte hiç olmadığı kadar suya bağımlı bir yapı üzerinde yükseliyor.

Enerji bunun en açık örneğidir.

Hidroelektrik santraller doğrudan suyun gücünü kullanır.

Ancak termik ve nükleer santraller de suya bağımlıdır; çünkü bu tesisler, devasa miktarlarda suyla soğutma yapmadan çalışamaz.

Elektrik üretimi arttıkça, suya olan ihtiyaç da artar.

Yani enerji arzı ile su güvenliği artık birbirinden ayrı düşünülemez.

Sanayi cephesinde tablo daha da çarpıcıdır.

Çelikten kimyaya, gıdadan tekstile kadar neredeyse tüm üretim süreçleri suyla yürür.

Bir ürünün raflara gelene kadar tükettiği su miktarı, çoğu zaman ürünün kendisinden katbekat fazladır.

Bu “gizli su”, modern ekonominin görünmeyen maliyetidir.

Teknoloji çağında ise yeni bir eşik aşılmıştır.

Veri merkezleri, yarı iletken fabrikaları, batarya ve ileri malzeme üretim tesisleri yüksek saflıkta ve kesintisiz su ister.

Dijital ekonomi, sanıldığı gibi soyut değildir; aksine son derece maddi, enerji yoğun ve su bağımlı bir sistemdir.

Bir veri merkezinin çalışabilmesi için yalnızca elektrik değil, sürekli bir su akışı gerekir.

Bu nedenle bugün su, yalnızca çevresel bir mesele değil; üretim kapasitesini, teknolojik rekabet gücünü ve ulusal bağımsızlığı belirleyen stratejik bir girdidir.

YÖN VE EYLEM Tarihsel deneyim bize şunu gösterir: Medeniyetler, suyu bol olduğu için değil; suyu örgütleyebildiği için yükselir.

Modern çağda bu örgütleme çok daha karmaşık hale gelmiştir.

Artık mesele yalnızca baraj yapmak ya da yeni su kaynakları bulmak değildir.

Asıl mesele; tarımda, kentte, sanayide ve enerjide suyun aynı anda ve uyumlu biçimde yönetilmesidir.

Akıllı sulama sistemleri, su verimliliği yüksek sanayi süreçleri, kapalı devre soğutma teknolojileri ve şehirlerde kayıp-kaçak oranlarının düşürülmesi, suyun geleceğini belirleyen unsurlar haline gelmiştir.

Bu da suyu, mühendislikten ekonomiye, şehir planlamasından teknoloji politikasına uzanan çok katmanlı bir konu yapmaktadır.

Türkiye bugün tam bu eşiğin üzerindedir.

Bir yandan tarımını sürdürmek, sanayisini büyütmek ve enerji ihtiyacını karşılamak zorundadır.

Öte yandan kişi başına düşen su miktarı hızla azalmaktadır.

Bu durum, suyu “bol ve sınırsız” kabul eden eski alışkanlıkların artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir.

Kentlerde artan nüfus, yaz aylarında yaşanan su kesintileri ve kuraklık haberleri, aslında daha büyük bir yapısal sorunun yüzeye çıkan belirtileridir.

Su, hâlâ çoğu zaman bireysel tüketim üzerinden tartışılmakta; oysa asıl yük tarım, sanayi ve enerji sistemlerindedir.

Su, insanlık için her zaman bir sınav olmuştur.

Bu sınav bazen kuraklıkla, bazen taşkınla, bazen de yanlış yönetimle verilmiştir.

Bugün ise sınav daha karmaşıktır: Aynı suyla hem tarım yapacak hem sanayi üretecek hem enerji sağlayacak, hem de teknolojik geleceğini kuracaksın.

Bu, basit bir çevre sorunu değil; medeniyet testidir.

Türkiye’nin ve dünyanın önünde duran soru artık şudur: Suyu sadece tüketen bir toplum mu olacağız, yoksa suyu tüm insanlığın ortak varlığı kabul edip birlikte yöneten yeni bir medeniyet mi kuracağız?

Bu işlerin vahşi kapitalizm ile yürümeyeceği ortadadır.

Okyanusların en derinlerinde, buzulların tenhalarında plastik atıkları ile karşılaşıldı.

Bu önemli bir göstergedir.

Haftaya su konusuna devam edeceğiz.

İlgili Sitenin Haberleri