Haber Detayı
Washington–Tel Aviv ekseninde İran: Belirsizlik kimlere yarıyor
İran’daki her belirsizlik, Washington’da ve Tel Aviv’de bir fırsat penceresi olarak okunuyor. Amerika’nın derdi İran halkının nasıl yaşayacağı değil… Mesele, kontrol edilebilir bir İran’dır. Belirsizlik, sadece içeride değil, dışarıda da iştah kabartır.
İran: Kontrol edilebilir kaosun kıyısındaBazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır.
Bir ruh hâlidir, bir tarih tortusudur, bitmeyen bir iç konuşmadır.
İran tam da böyle bir yer.
Bugün ülkede yükselen hareketler ekonomik temelli gibi görünse de sokaklardaki öfke, sadece yükselen fiyatların ya da boş tencerelerin sesi değil.
Ekonomik kriz bir sonuç.
Peki halkın yoksullukla, yoksunlukla sınandığı bir ülkede Ayetullahlar etrafında şekillenen yönetici elitin, yolsuzluklar ve ayrıcalıklarla örülü bir düzen kurmuş olması… Çağdışı bir yönetim ve hesap vermeyen iktidar anlayışı, toplumla yönetim arasındaki ahlaki bağı çoktan koparmış durumda.
Bu tabloya bir de ambargolar, Batı’nın yıllardır uyguladığı tecrit ve izolasyon politikaları ekleniyor.
İçerideki yolsuzluk ve yönetim zaafları, dışarıdan gelen ekonomik baskıyla birleştiğinde yalnızca yoksulluk değil, ciddi bir sıkışmışlık, bir çıkışsızlık duygusu ortaya çıkıyor.Diğer yandan hikâye sadece ekonomiyle açıklanamayacak kadar karmaşık.
İran’da geniş bir kesimde, yönetici figürlerle kurulan “bizden biri” duygusu hâlâ etkisini koruyor.
Köken, aidiyet ve kimlik üzerinden inşa edilen bu yakınlık hissi, ağır ekonomik krizlere rağmen siyasete rıza üretmeye devam ediyor. (Tanıdık geldi mi?) Bu aidiyet duygusu güçlendikçe, yoksulluk, adaletsizlik ve kötü yönetim geri plana itilebiliyor; göz, görmek istemediğini görmez hâle geliyor.Bu topraklar devrimlere de alışkın, hayal kırıklıklarına da.
Bugün yaşananlar, ani bir patlama değil; yıllardır biriken, katman katman ağırlaşan bir gerilimin dışa vurumu.Üstelik bu, medeniyetlere beşiklik etmiş bir coğrafyanın isyanı.
Bugün İran sokaklarında yükselen öfkeyi okurken Perslerden Selçuklulara, Hasan Sabbah’ın, Melikşah’ın, Ömer Hayyam’ın yaşadığı toprakları hatırlamamak mümkün değil.
Bu coğrafya sadece iktidar üretmedi; bilgelik, adalet arayışı ve hayat üzerine düşünmeyi de üretti.
Burada bilim, şiir, felsefe ve özgür düşünce de filizlendi.
Ömer Hayyam, Nişabur’un entelektüel gölgesinde rubailerini yazdı ve rasathanede göklerin hesabını tuttu; Hasan Sabbah, Alamut’un dağlarında bir inanç ve direnç modelini ördü.
Tarih boyunca bu topraklar, sadece iktidar için değil bilgelik ve sorgulama için de mekân oldu.
Bugün daha iyi bir yaşam, adalet ve onur talep eden ruh hâli, işte bu uzun tarihsel hafızanın içinden doğru konuşuyor.İran’daki tabloya bakarken aceleci hükümler vermek yanıltıcıdır.
Ne bu halk bir gecede sokağa çıktı, ne de bu düzen bir sabah çökecek kadar yüzeysel bir yapıya sahip.
Üstelik bugün sokakta olanların büyük kısmı, Humeyni’nin 1979’da kurduğu düzenle doğmuş bir kuşak.
Başka bir İran’ı hatırlamıyorlar ama vadedilen İran’ı da hiç yaşamadılar.
Neredeyse elli yıl sonra, bu rejimin çocukları şimdi o rejimle hesaplaşıyor.
Burada söz konusu olan, derin bir çıkmaz.
İran’ı izlerken sadece ne olacağını değil, neyin tekrarlandığını da sormak gerekir.Bugün İran sokaklarında rejimin dokunulmaz saydığı semboller hedefte.
Açıkça telaffuz edilen isimler, ateşe verilen yapılar, indirilen bayraklar bir “öfke taşkınlığı” değil; yıllardır kurulan dilin, otoritenin ve mutlaklık iddiasının reddi.Korkunun mutlak olmadığı fark edildiği anda, iktidarın en büyük sermayesi erimeye başlar.
İran’da bu eşiğin aşıldığı açık.
İnsanlar geri dönmek istemiyor.
Ama ileriye dair ortak bir tasavvur da henüz yok!
Cesaret, belirsizlikle yan yana yürüyor.Ancak yine de gözden kaçmaması gereken bir gerçek var.
İran’da sandığa katılım çok düşük; sokakta olanlar ise nüfusun çok küçük bir kısmı.
Ses yükseltenler görünür, evinde kalanlar sessiz ama çok daha kalabalık… Günlük hayatına tutunmaya çalışan bu sessiz çoğunluk, ne rejimi açıkça savunur ne de sokağa çıkmayı göze alır.
Elbette tarihte yalnızca sokaktan doğan büyük kırılmalar yaşanmıştır ancak her sokak hareketi, doğal olarak toplumsal bir devrime dönüşmez.TARİH BİZE DEFALARCA GÖSTERDİÖte yandan belirsizlik, sadece içeride değil, dışarıda da iştah kabartır.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Bir ülke yönünü kaybettiğinde, başkaları ona yön tayin etmeye hevesli olur.
Cesaret bir yol bulamazsa, mutlaka birilerinin hesabına yazılır.
Bir ülke kendi yolunu çizemediğinde, başkaları o yolu çoktan haritalamıştır.
Tarihin en acı ironilerinden biridir bu.İran bugün tam da böyle bir anda duruyor.
Ülkede sahici bir siyasal muhalefet alanı yok; olanlar ya bastırılmış ya da hapishanelere sıkıştırılmış durumda.
Bu boşlukta söz alanlar, çoğu zaman bugünün ihtiyaçlarından değil, geçmişin hesaplarından beslenir.
Sürgünde yaşayan figürler, eski rejimlerin mirasçıları ya da dışarıdan parlatılan “hazır seçenekler” sahneye çağrılır.
Oysa bunlar çoğu zaman toplumun bugünkü acılarını taşımayan, bedelini paylaşmayan seslerdir.
Son günlerde Şah’ın oğlunun posterlerinin yeniden ortaya çıkması tesadüf değil.
Bu, geçmişe dönük bir nostaljinin değil, yönsüzlükten beslenen bir arayışın işareti.
Elbette o günlere dönmek isteyenler de var ve elbette bu figürlerin sırtını sıvazlayan dış güçler de.İşte bu yüzden İran’daki isyan hem güçlü hem kırılgan.
Seyirciler ise hiç masum değil.
İran’daki her belirsizlik, Washington’da ve Tel Aviv’de bir fırsat penceresi olarak okunuyor.
Bu yeni bir refleks değil.
Demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi kavramlar, büyük güçlerin dilinde çoğu zaman ahlaki bir amaçtan çok, askeri, jeopolitik ve ekonomik bir ambalaj işlevi görür.
İran söz konusu olduğunda o ambalajın içine ne konduğu ise genellikle bellidir: Enerji hatları, petrol, değerli madenler ve bölgesel güç dengeleri.
Bunu, bölgenin hafızası çok iyi bilir.
Bugün pek çok yorumcunun, ABD’nin rolünü klasik bir hegemon gücün ötesinde görüp 21. yüzyılı bir “yeni imparatorluk çağı” olarak tanımlaması da bu yüzden şaşırtıcı değil.Amerika’nın derdi İran halkının nasıl yaşayacağı değil, hiçbir zaman olmadı.
Mesele, kontrol edilebilir bir İran’dır.
Yaptırımlarla nefessiz bırakılmış, iç gerilimleri yüksek, kendi içine kapanmış ama bölgesel iddia üretme kapasitesi zayıflatılmış bir İran… “Müdahale edebiliriz” söyleminin sürekli dolaşımda tutulması bile başlı başına bir araç.
Korkuyu büyütmek, belirsizliği derinleştirmek, iç dinamikleri daha da kırılgan hale getirmek için… Bu stratejinin sahada da karşılığı var.
Daha geçen yıl, İran askeri hiyerarşisinin en tepesindeki isimlerin eş zamanlı ve nokta atışı operasyonlarla nasıl hedef alındığını hepimiz gördük… Toplumsal öfke içeriden doğuyor olabilir fakat böylesi kırılgan anlarda, dışarıdan yürütülen bu sessiz ve hesaplı müdahaleler, yangını büyütüyor.Gazze’yi harabeye çeviren İsrail yönetiminin bugün yine Washington’dan gelecek tek bir onay işaretini bekler gibi, İran dosyasının başında pusuda durduğu, saklanmaya gerek bile duyulmayan acı bir gerçek.REJİMİN BASKISI HALKI BUNALTIRKEN, DIŞ MÜDAHALE İHTİMALİ KORKUYU BAŞKA BİR BİÇİMDE BÜYÜTÜYORDış aktörler için “kontrol edilebilir kaos” bir strateji olabilir ama o kaosun içinde yaşayanlar için bu, dağılmış hayatlar, bölünmüş toplumlar ve kuşaklar boyu sürecek travmalardır.
Irak, Libya, Suriye… Liste uzundur ve her biri aynı vaadi duymuştur: Müdahale özgürlük getirecek.
Sonrasında gelen şey ise çoğu zaman mezhepler, milisler, harabeler ve bitmeyen bir belirsizlik olmuştur.İran’da bugün rejimin baskısı halkı bunaltırken, dış müdahale ihtimali korkuyu başka bir biçimde büyütüyor.
İnsanlar yalnızca bugünkü iktidardan değil, yarının bilinmezliğinden de ürküyor.
Ürkmeli.
Çünkü bu yolun bedelini ödeyenler var; neyle karşı karşıya olduklarını bilerek sokağa çıkan ve bu uğurda hayatını kaybeden binlerce insan… Şimdilik bildirilen sayılar iki bini aşıyor.
Ayrıca İran sokaklarında yaşanan şiddetin, ülkenin iç dinamiklerinden çok dışarıdan beslenen silahlı unsurlarla kesiştiğine dair güçlü işaretler bulunuyor.
Amerika ve İsrail tarafından, DEAŞ benzeri yapıların sahaya sürüldüğü yönündeki anlatılar doğruysa, bu yalnızca İran’a değil, insanlığın ortak vicdanına karşı işlenmiş bir suç; kaosu derinleştirmek için başvurulan en kirli yöntemlerden biridir.
Bu yüzden sokaktaki öfke ile içe çekilen tereddüt aynı bedende buluşuyor.
Çünkü biliyoruz ki bir ülke parçalandığında, ilk kaybolan şey özgürlük değil; gelecektir.İşte bu yüzden İran’daki mesele sadece bir rejim meselesi değildir.
Bu, bir halkın iki kötü ihtimal arasında sıkışmasıdır.
Baskıya razı olmak ile kaosa sürüklenmek arasında bırakılan toplumların hikâyesi, tarihte defalarca yazıldı ve aslında her seferinde aynı soruyla bitti: Bir ülkeyi kurtarmak adına onu dağıtmak kimin işine yarar?***İran’daki rejimin sertliği çoğu zaman ideolojik bir kararlılık gibi okunur.
Oysa bu sertlik, uzun süredir bir inançtan çok bir refleks.
Geri adım atmanın yalnızca zayıflık değil, çözülme anlamına geldiğini bilen bir iktidarın refleksi.
Çünkü bu sistemde taviz, reform değildir; domino taşıdır.
Birinin düşmesi, diğerlerini de peşinden sürükler.Bu yüzden rejim, talepleri duymamayı tercih eder.
Duymak, kabul etmeye açılan bir kapıdır zira.
Kabul etmek ise sadece bugünü değil, geçmişi de tartışmaya açar.
O noktada mesele ekonomi olmaktan çıkar, meşruiyete dayanır.
Meşruiyet sorgulanmaya başladığında ise kutsallık iddiası çöker.
İran’daki iktidar bunu çok iyi bildiği için sertleşir.
Sertlik burada bir iktidar gösterisi değil, bir savunma mekanizmasıdır.Ama her savunma mekanizması zamanla kendini ele verir.
Güvenlik aygıtının giderek merkeze yerleşmesi, siyasetin askıya alınması, her itirazın “tehdit” olarak kodlanması aslında bir gücün değil, bir tükenmişliğin işaretidir.
İktidar konuşamıyorsa bağırır; ikna edemiyorsa bastırır.İran’da rejimin en büyük açmazı tam da burada yatıyor: Ne değişebilir ne de aynı kalabilir.
Değişirse çözülme riskini, değişmezse patlama ihtimalini büyütüyor.
Bu yüzden her gün biraz daha sertleşiyor ama her sertleşme, toplumsal mesafeyi biraz daha açıyor.
Devlet ile toplum arasındaki mesafe büyüdükçe, aradaki boşluk ya korkuyla ya da şiddetle doldurulur.
İran’da her ikisi de aynı anda yaşanıyor.Bu tablo, rejimin kendi geleceğini de rehin almasına yol açıyor.
Çünkü bastırılan her itiraz, bir süre sonra daha örgütsüz ama daha öfkeli bir biçimde geri dönüyor.
Bugün sokakta olanların ortak bir programı yok belki ama ortak bir duygusu var: Artık bu şekilde devam edemeyeceği hissi.
Rejim bu hissi yok edemez.
En fazla erteleyebilir."İRAN’IN SINAVI UZAK BİR COĞRAFYANIN İÇ MESELESİ DEĞİLDİR"İran’ın kaderi, yalnızca sokaktaki cesaretle ya da dışarıdan gelen baskıyla değil, iktidarın kendi korkusuyla da şekilleniyor.
Korku yalnızca halkta değil; iktidarın merkezinde de var.
Tarihte çoğu zaman en yıkıcı sonuçları doğuran şey, tam da bu karşılıklı korku hâlidir.İran’ın trajedisi büyük.
Halk ile iktidar arasında derinleşen bir çıkmaz var.
Dış güçler hemen kenarda, izliyor, ölçüyor, zaman kolluyor.
Halk susamaz ama konuştuğunda bedel ağır.
İktidar geri adım atamaz ama atmadıkça bastığı zemin ufalanıyor.
Bu iki gerilim birbirini tüketirken, dış güçler sadece doğru anı bekliyor.
Müdahale, onlar için ahlaki bir zorunluluk değil, stratejik bir imkân. “İnsan hakları” söylemi vitrin, asıl hesap arka odada yapılıyor.
O hesapta ne İran halkının onuru var ne de ülkenin geleceği.
Sonuçlar da zaten tanıdık: Parçalanmış toplumlar, yarım kalmış hayatlar, kuşaklar boyu süren enkaz.İran’ın sınavı uzak bir coğrafyanın iç meselesi değildir.
Orada olan biteni sadece “komşu bir ülkenin krizi” olarak okumak saflık olur.
Topraklarımızın güvenliği sınır kapılarında başlamaz; çevresindeki kriz kuşağında başlar.
Libya’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan geçer.
Bugün bu eşiklerin çoğu çoktan aşılmış durumda.
İran’daki çözülme derinleştiğinde, mesele sadece bir rejimin ya da bir ülkenin kaderi olmaz; bölgesel güç dengeleri yeniden kurulur ve bu yeniden kurulum, İsrail’in Türkiye’ye fiilen daha da yaklaşması anlamına gelir.
Bu, jeopolitik gerçeklikte çok ciddi ve tehlikeli bir yakınlaşmadır.Orta Doğu, dün olduğu gibi bugün de cetvelle çizilen, yeniden dizayn edilen bir coğrafya.
Sıra diye bir şey varsa, kimse bu coğrafyanın dışında değildir.
Tam da bu yüzden, Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin kurucu aklı ve denge siyaseti bugün her zamankinden daha hayati.
İran’daki çözülme, sadece İran’ın meselesi değildir; bu, bölgenin tamamına yayılan bir fay hattının yeni bir kırılmasıdır.
O fay hattı genişledikçe, “uzak” sandığımız tehlikeler hızla yakına taşınır.Bir ülke, kendi geleceğini kendi elleriyle kuramazsa, başkalarının ellerinde nasıl dağılır?
Korkunun, iktidarın ve çıkarın birbirine düğümlendiği yerde insanın payına ne düşer?Belki de geriye sadece hayatta kalmanın ince, kırılgan refleksleri kalır.
Bazen susmak, bazen bağırmak, bazen de olup bitene uzaktan bakıp içinden başka bir dile sığınmak… Çünkü insan, her zaman direnemez ama her zaman katlanmak zorunda da değildir.Nietzsche’nin dediği gibi;Gülebilen tek canlının neden insan olduğunu biliyorum.
İnsan o kadar derin acılar çekmiştir ki gülmeyi icat etmek zorunda kalmıştır.Sadık ÇELİKsadikcelik.gorus@gmail.com