Haber Detayı

Hüseyin Nazlıkul yine ezberleri bozdu: Duygusal beyninizin sınırları
Güncel odatv.com
18/01/2026 07:45 (2 saat önce)

Hüseyin Nazlıkul yine ezberleri bozdu: Duygusal beyninizin sınırları

Şişkinlik, yorgunluk, uykusuzluk, beyin sisi, anksiyete, hormonal bozukluklar… Modern insanın “normal” sandığı bu tablo aslında bedenin yardım çığlığı mı? Prof. Dr. Hüseyin Nazlikul, yeni kitapları “Duygusal Beyin–Bağırsak II” ve “Uyuyamıyorum” ile hastalığa bakışımızı kökten sarsıyor.

Prof.

Dr.

Hüseyin Nazlikul, “Duygusal Beyin–Bağırsak II” ve “Uyuyamıyorum” kitapları üzerine özel söyleşide Odatv'nin sorularını yanıtladı.Bağırsak neden “duygusal beyin”?

Uyuyamamak neden çağın biyolojik protestosu?

Nöralterapi, vagus siniri, mikrobiyota, elektromanyetik kirlilik ve şiirin tıptaki yeri üzerine çok konuşulacak bir söyleşi…Nazlikul, bağırsağın neden yalnızca ikinci beyin değil “duygusal beyin” olduğunu, uykusuzluğun neden modern hayatın biyolojik bir itirazı hâline geldiğini ve bedenin susturulmak değil dinlenmek istediğini anlattı:'BUGÜN HASTALIK DEĞİL, REGÜLASYON ÇÖKÜŞÜ YAŞIYORUZ'Soru: Aynı dönemde iki güçlü kitap: “Duygusal Beyin–Bağırsak II” ve “Uyuyamıyorum”.

Neden şimdi, neden bu iki kitap?Çünkü bugün klinik pratiğimizde karşılaştığımız tablo, klasik tıbbın tanımladığı anlamda bir “hastalıklar çağı” değil.

Bugün giderek daha belirgin biçimde yaşadığımız şey, bütüncül anlamda bir bedensel regülasyon çöküşüdür.

İnsanlar çok sayıda tetkikle geliyor; çoğu zaman görüntülemeleri kabul edilebilir, kan değerleri sınırlar içinde.

Ama buna rağmen iyi değiller.

Uyuyamıyorlar, sindiremiyorlar, toparlanamıyorlar, zihinsel berraklıklarını kaybediyorlar, hormonal ve duygusal dengeleri bozuluyor.

Yani sorun tek tek organlarda değil, organizmanın kendi kendini düzenleme kapasitesinde.Bu iki kitabı tam da bu nedenle birlikte yazdım. “Duygusal Beyin–Bağırsak II” bedenin merkezinde, regülasyon ağının tam ortasında yer alan bağırsak sisteminin nasıl çöktüğünü, mikrobiyotadan sinir sistemine, bağışıklıktan duygulara uzanan çok katmanlı ilişkiler içinde anlatıyor. “Uyuyamıyorum” ise bu çöküşün artık hangi noktada beden tarafından bir alarm hâline getirildiğini ortaya koyuyor.

Çünkü klinik gözlemim şunu çok net gösteriyor: Bağırsak regülasyonu bozulmadan sağlıklı bir uyku bozulmuyor; uyku bozulmadan hormonal eksen kalıcı biçimde çökmüyor; hormonal eksen çökmeden duygu durumu, bağışıklık, cinsellik ve hatta kişilik yapılanması etkilenmiyor.

Bugün karşımıza çıkan kronik yorgunluk, infertilite, otoimmün hastalıklar, depresyon, IBS, beyin sisi gibi tabloların büyük kısmı, ayrı ayrı hastalıklar değil, aynı regülasyon zincirinin farklı halkalardaki kırılma noktalarıdır.

Bu iki kitap, işte bu zinciri görünür kılmak için yazıldı: biri sistemin nereden çöktüğünü, diğeri ise artık nerede dayanamadığını gösteriyor.'BAĞIRSAK İKİNCİ BEYİN DEĞİL, DUYGUSAL BEYİNDİR'Bağırsak bugün hâlâ çoğu zaman sadece sindirim organı gibi ele alınıyor.

Oysa bağırsak, bağışıklık sisteminin merkezi, hormonal dönüşüm alanı, mikrobiyotanın ekosistemi ve otonom sinir sisteminin en yoğun ağlarından biridir.

Fakat benim için mesele bunun da ötesinde.

Klinik pratiğimde yıllardır gördüğüm şey, bağırsağın sadece nöronlar barındıran bir yapı olmadığıdır; bağırsak aynı zamanda duygusal yüklerin, bastırılmış tepkilerin, çözümlenmemiş travmaların biyolojik sahnesidir.İnsan yalnızca yediğini sindirmez.

İnsan yaşadıklarını da sindirir.

Sindiremedikleri ise en sık bağırsakta birikir.

Uzun süre bastırılmış öfke kolon motilitesini değiştirir, kronik korku ve güvensizlik mikrobiyotayı bozar, çözümlenmemiş yas vagal tonusu düşürür, bağırsak geçirgenliğini artırır.

Travmanın, stresin ve duygusal yükün, yalnızca psikolojik bir mesele değil, doğrudan biyolojik bir gerçeklik olduğunu her gün hastalarımda görüyorum.Bu yüzden “ikinci beyin” ifadesini yetersiz buluyorum.

İkinci beyin teknik bir tanımdır.

Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz tablo teknik değil, varoluşsaldır.

Ben bağırsağı insanın hayatla kurduğu ilişkinin, taşıdıklarının ve baş edemediklerinin biyolojik haritası olarak görüyorum.

Bu nedenle “duygusal beyin” diyorum.

Çünkü bağırsak bozulduğunda yalnızca sindirim bozulmaz; uyku bozulur, hormonal eksen şaşar, bağışıklık sistemi yönünü kaybeder, cinsel ve üreme fonksiyonları etkilenir, zihinsel berraklık ve duygusal denge sarsılır. “Duygusal Beyin–Bağırsak II” tam olarak bunu anlatıyor: Hastalığın nerede başladığını değil, insanın regülasyonunun ve iç bütünlüğünün nerede çözülmeye başladığını. “Uyuyamıyorum” ise bu çözülmenin artık beden tarafından nasıl açık bir biyolojik çağrıya dönüştüğünü.'İNSAN YALNIZCA YEDİĞİNİ SİNDİRMEZ, YAŞADIKLARINI DA SİNDİRİR'Soru: Kitabınızda özellikle “ikinci beyin” yerine “duygusal beyin” vurgusu yapıyorsunuz.

Neden?Çünkü bağırsak yalnızca milyonlarca nöron barındıran ikinci bir sinir ağı değildir; bağırsak aynı zamanda insanın yaşadıklarını, bastırdıklarını ve çözemediği duygusal yüklerini taşıyan biyolojik bir hafıza alanıdır.

Klinik pratiğimde yıllardır gördüğüm şey şudur: İnsan yalnızca yediğini sindirmez, yaşadıklarını da sindirir.

Sindirilemeyenler ise en sık bağırsakta tutulur.

Korku, bastırılmış öfke, uzun süreli stres, çözülememiş yas, travmatik yaşantılar… Bunların önemli bir bölümü zamanla bağırsak motilitesine, mukozal yapıya, mikrobiyotaya ve bağışıklık yanıtlarına yansır.Bugün disbiyozisin, histamin intoleransının, irritabl bağırsak sendromunun, otoimmün hastalıkların ve fonksiyonel sindirim bozukluklarının bu kadar artmış olmasını yalnızca beslenme hatalarıyla açıklamak mümkün değildir.

Elbette beslenme önemlidir, toksinler önemlidir, çevresel faktörler önemlidir; ancak gördüğümüz büyük tablo, insanın duygusal yük metabolizmasının bozulduğunu göstermektedir.

Yani beden artık yalnızca şekeri, yağı, gluteni değil; stresi, korkuyu, yas tutamamayı, bastırılmış öfkeyi de regüle edemez hâle gelmiştir.Bağırsak bu anlamda sadece fizyolojik bir organ değil, insanın hayatla kurduğu ilişkinin biyolojik aynasıdır.

Uzun süre bastırılmış duygular vagal tonusu değiştirir, mikrobiyotayı dönüştürür, bağırsak geçirgenliğini artırır ve bağışıklık sistemini kronik alarm hâline sokar.

Bu nedenle bağırsak bozulduğunda yalnızca sindirim bozulmaz; uyku bozulur, hormonal denge şaşar, bağışıklık zayıflar, duygusal tolerans düşer, hatta kişinin dünyayla kurduğu ilişki biçimi değişir.İşte bu yüzden ben “ikinci beyin” ifadesini yeterli bulmuyorum.

Çünkü ikinci beyin nörolojik bir tanımdır; oysa bugün karşı karşıya olduğumuz tablo yalnızca nörolojik değil, aynı zamanda duygusal, varoluşsal ve regülasyoneldir.

Ben bağırsakta anı görüyorum, yük görüyorum, çözülmemiş hikâyeler görüyorum.

Bu nedenle “duygusal beyin” diyorum.

Çünkü bağırsak, insanın yalnızca sindirdiklerini değil, sindiremediklerini de taşır.Ve “Duygusal Beyin–Bağırsak II” tam olarak bu noktadan yola çıkarak yazıldı: Hastalığın hangi organda çıktığını değil, insanın hangi iç bütünlüğü kaybettiğini anlatmak için.'UYUYAMAMAK BİR SEMPTOM DEĞİL, ÇAĞIN BİYOLOJİK PROTESTOSUDUR'Soru: “Uyuyamıyorum” kitabınızda uykusuzluğu yalnızca bir sorun değil, bir ‘işaret’ olarak tanımlıyorsunuz.

Uyuyamamak neden size göre bu kadar kritik?Çünkü uyku, insanın yalnızca dinlendiği bir zaman dilimi değildir; uyku organizmanın kendini onardığı, sinir sisteminin yeniden ayarlandığı, hormonların yeniden yazıldığı ve bağışıklığın ritme kavuştuğu biyolojik bir “yenilenme alanıdır”.

İnsan uyuyamadığında aslında sadece gözünü kapatamaz hâle gelmez; bedenin kendini tamir etme kapasitesi sekteye uğrar ve bu durum zamanla bütün sistemlere yayılan bir regülasyon bozukluğuna dönüşür.

Bu nedenle ben uykusuzluğu, basitçe “uyku bozukluğu” gibi adlandırmayı yetersiz buluyorum.

Uyuyamamak çoğu zaman tek bir semptom değil, bedenin verdiği bir alarm ve daha da önemlisi, yaşam biçimimize karşı geliştirdiği biyolojik bir protestodur.Bugün toplum olarak çok belirgin bir ritim kaybı yaşıyoruz.

Gece gündüz sınırı silindi; ekran ışığı, yapay aydınlatma, sürekli uyarılma hâli, gece geç saatlerde beslenme, kronik stres ve belirsizlikle yaşama zorunluluğu sinir sistemini “sürekli açık” modda tutuyor.

Otonom sinir sistemi açısından baktığımızda bu, sempatik dominansın gündüz bitip gece kapanamadığı bir duruma benzer.

Yani beden, gece olduğunda parasempatik tarafa geçip “onarım”a başlayamaz; hâlâ tehdit algısı taşıdığı için tetikte kalır.

İşte uykusuzluğun merkezinde çoğu zaman bu vardır: Bedenin güven duyamaması.

Güven duyamayan beden uykuya teslim olamaz.'MESELE YALNIZCA PSİKOLOJİ DEĞİLDİR'Üstelik mesele yalnızca psikoloji değildir; bu tablo biyolojik olarak da çok somuttur.

Uykusuzlukla birlikte kortizol ritmi bozulur, melatonin sekresyonu zayıflar, mitokondriyal enerji üretimi düşer, inflamasyon artar, insülin direnci kolaylaşır ve bağırsak florası daha da bozulur.

Yani uyuyamamak, bir süre sonra kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür: bağırsak bozuldukça uyku bozulur, uyku bozuldukça bağırsak daha da bozulur; hormonal eksen şaşar, duygusal tolerans azalır, bağışıklık kırılganlaşır.

İnsan bir sabah yalnızca yorgun uyanmaz; zamanla “kendisi olmaktan uzak” uyanır.

Çünkü uyku, sadece enerji değil, kimlik ve denge de üretir.Bu yüzden ben “Uyuyamıyorum” kitabında şunu anlatmaya çalışıyorum: Uykusuzluğu hemen susturulacak bir sorun gibi görmek yerine, onu bir dil olarak okumamız gerekir.

Beden bize bir şey söylüyordur. “Bu hız bana göre değil” diyordur. “Bu ışık, bu gürültü, bu stres, bu elektromanyetik kirlilik, bu sindirilmemiş duygular, bu taşınan yük… Ben bunların içinde kendimi onaramıyorum” diyordur.

Bu anlamda uykusuzluk, modern hayatın doğallıktan kopuşuna karşı bedenin verdiği en net yanıtlardan biridir.Benim için “Uyuyamıyorum”, yalnızca uyku hijyeninin anlatıldığı bir kitap değildir.

Bu kitap, okuru kendi ritmine geri çağıran, sinir sistemini yeniden regüle etmeyi öğreten ve uykuyu “hapla bastırılacak bir süreç” değil, yeniden inşa edilecek bir biyolojik düzen olarak ele alan bir yol haritasıdır.

Çünkü uyku geri geldiğinde çoğu zaman sadece uyku gelmez; beraberinde zihinsel berraklık, hormonal denge, bağışıklık gücü ve duygusal dayanıklılık da geri gelir.'İNSAN RİTMİNİ KAYBETTİ'Soru: “Uyuyamıyorum” kitabınız çok daha geniş bir kitleyi doğrudan ilgilendiriyor.

Sizce bugün neden bu kadar uykusuzuz?Çünkü insan ritmini kaybetti.Işık kirliliği, ekran, elektrosmog, gece yemekleri, korku dili, belirsizlik, sürekli tetikte olma hâli…Uyku, sinir sisteminin kendini onardığı zamandır.

Ama bugün sinir sistemi gece bile tehdit altında.Ben uykusuzluğu artık bir hastalık olarak değil, bedenin bu hayata itirazı olarak görüyorum.Beden diyor ki: “Bu hızda, bu manyetik gürültüde, bu stres düzeyinde ben kendimi onaramıyorum.”'ORGANLARA DEĞİL, ORGANİZMAYA BAKIYORUM'Soru: Kitaplarda klasik tıp anlatısının çok ötesine geçen bir çerçeve var: vagus siniri, mikrobiyota, ECM, mitokondri, elektromanyetik alan… Neyle mücadele ediyorsunuz aslında?Parçalı insan anlayışıyla.Bugün biri bağırsak için, biri hormon için, biri psikoloji için, biri uyku için ayrı ayrı uğraşıyor.

Oysa beden bir alan sistemidir.Bağırsak bozulursa sadece kolon bozulmaz.

Beyin sisi olur.

Uyku kaçar.

Hormonlar şaşar.

Bağ dokusu yüklenir.

Mitokondri yorulur.

Duygular regüle olamaz.Ben organ tedavi etmiyorum.

Organizmayı regüle etmeye çalışıyorum.'BAZI HASTALIKLAR BİLGİYLE DEĞİL, DUYGUSAL REZONANSLA ÇÖZÜLÜR'Soru: Her iki kitapta da dikkat çeken bir yenilik var: şiirler.

Bir tıp kitabında neden şiir?Çünkü bazı biyolojik kapılardan korteksle girilmez.Şiir limbik sisteme girer.

Şiir vagusa dokunur.

Şiir, sinir sisteminin dilidir.Bazı hastalıklar bilgiyle değil, duygusal rezonansla çözülür.Bu şiirler süs değil.

Bunlar sinir sistemi için yazılmış metinlerdir.Bilim öğretir.

Şiir regüle eder.'GÖRÜNMEYEN KİRLİLİK, EN TEHLİKELİSİDİR'Soru: “Uyuyamıyorum” kitabında elektrosmog ve manyetik alan özel yer tutuyor.

Neden?Çünkü insan evrim tarihinde ilk kez doğal manyetik alanın dışında yaşıyor.Melatonin manyetik alana duyarlıdır.

Mitokondri duyarlıdır.

Otonom sinir sistemi duyarlıdır.Çocuklarda artan uykusuzluk, dikkat dağınıklığı, erken ergenlik, bağışıklık çöküşü tesadüf değil.Görünmeyen kirlilik, en derin biyolojik kirliliktir.'BU KİTAPLAR TEDAVİ DEĞİL, FARKINDALIK BAŞLATMAK İÇİN'Soru: Okur bu iki kitaptan sonra hayatında neyin değişmesini bekliyorsunuz?Üç şeyin:• Beden algısının • Hastalık algısının • Yaşam ritmininOkur şunu demeye başlarsa, kitap amacına ulaşmıştır:“Ben hasta değilim, regülasyonsuzum.” “Ben uykusuz değilim, ritimsizim.” “Ben sadece mide problemi yaşamıyorum, hayatımı sindiremiyorum.”Bu cümle kurulduğu anda tedavi başlar.'BU KİTAPLAR TEDAVİ DEĞİL, BİR FARKINDALIK EŞİĞİ'Soru: Okur bu iki kitaptan sonra hayatında neyin değişmesini bekliyorsunuz?Üç şeyin kökten değişmesini istiyorum: Beden algısının, hastalık algısının ve yaşam ritminin.Bugün insanlar bedenine bir makine gibi bakıyor.

Bozulunca parça değiştirilecek, bastırılınca susacak, yorulunca ilaçla susturulacak bir sistem gibi…Oysa beden bir makine değil.

Beden bir hafıza alanı, bir ritim sistemi ve bir regülasyon zekâsıdır.Bu kitaplar “şu hastalığın budur” demek için yazılmadı.

Bu kitaplar, insanın bedenine ilk kez gerçekten bakabilmesi için yazıldı.Okur şunu demeye başladığında, kitaplar amacına ulaşmıştır:“Ben hasta değilim, regülasyonsuzum.” “Ben uykusuz değilim, ritmimi kaybettim.” “Ben sadece mide problemi yaşamıyorum, hayatımı sindiremiyorum.”Çünkü bu cümleler kurulduğu an çok kritik bir eşik geçilir.

Sorumluluk hastalıktan hayata geçer.

Organlardan organizmaya geçilir.

Bastırmadan anlamaya geçilir.İnsan artık “Hangi ilacı almalıyım?” diye sormaz.

Şunu sormaya başlar: “Ben neyi duyamıyorum?” “Ben neyi sindiremiyorum?” “Ben hangi hızın, hangi korkunun, hangi yükün içindeyim?”İşte tedavi tam burada başlar.Reçeteden önce, idrak başlar.

Enjeksiyondan önce, farkındalık başlar.

Takviyeden önce, ritim başlar.Bu yüzden bu kitaplar bir “tedavi kitabı” değil, bir uyanış kitabıdır.Bedenle yeniden temas kurma çağrısıdır.

Uykuyla barışma çağrısıdır.

Bağırsakla, nefesle, vagusla, duyguyla yeniden bağ kurma çağrısıdır.Çünkü ben şuna inanıyorum: Hastalık çoğu zaman bir düşman değil, bir dildir.

Ve biz bu dili uzun zamandır yanlış tercüme ediyoruz.Bu cümle kurulduğu anda tedavi başlar: “Bedenim bana bir şey anlatıyor.”Ve insan o an ilk kez gerçekten iyileşme yoluna girer.'BU BİR KİTAP ANLAŞMASI DEĞİL, UZUN SOLUKLU BİR YOL ARKADAŞLIĞI'Soru: Bu iki kitabınız İnkılap Kitapevi Yayınları ve Üçüncü Göz Yayınları etiketiyle okurla buluşuyor.

Bu birliktelik nasıl başladı?

Sadece bu iki kitapla mı sınırlı?Aslında bu birliktelik anlık bir karar değil.

Pandemi öncesine uzanan, uzun zamandır konuşulan, zamana yayılan bir süreçten söz ediyoruz.İnkılap Üçüncü Göz Yayınları ile temasımız, yalnızca “iki kitap basalım” şeklinde başlamadı.

Daha çok şu soruyla başladı: “Topluma uzun vadede ne bırakabiliriz?” “Bilimi, bedeni, duyguyu ve insanın iç dünyasını nasıl aynı çatı altında buluşturabiliriz?”Bu nedenle bu iş birliğini bir yayın anlaşmasından çok, bir yayın yolculuğu olarak görüyorum.Şu an yayımlanan Duygusal Beyin–Bağırsak II ve Uyuyamıyorum, bu yolculuğun ilk adımları.

Ardından “Longevity – Regüle Yaşam” adlı kitabım gelecek.

Bu kitapta sağlıklı uzun yaşamı; hücreden sinir sistemine, beslenmeden ritme, bilinçten regülasyona uzanan bütüncül bir perspektifle ele alıyorum.Ama bu yol yalnızca tıbbi kitaplarla sınırlı değil.Uzun zamandır şiirle iç içeyim.

Çünkü insanı sadece biyolojiyle anlatamazsınız.

Bazen bir dize, bir MR görüntüsünden daha çok şey söyler.İlk şiir kitabım “Vefanın Eşiğinde”, bana değer katan tüm rehberlere, hocalara, yoldaşlara, hayata teşekkür niteliğinde bir kitap olacak.Onu ise, 14 yaşımdan beri hayatımın merkezinde duran, Erich Fromm’dan ilhamla şekillenen “Meditasyon” kitabım izleyecek.

Bu kitap, hem felsefi hem biyolojik hem de varoluşsal bir metin olacak.Yani İnkılap Üçüncü Göz ile kurduğumuz bağ, tıp-dışı alanlara da uzanan, insanın hem hücresine hem ruhuna dokunan en az beş kitaplık bir uzun soluklu projeye dönüşmüş durumda.Bu kapıların açılmasında, bu vizyonun şekillenmesinde ve bu birlikteliğin bu kadar istekle kurulmasında büyük emekleri olan Aren Şenorkyan ve Gülşen İşeri’ye de özellikle teşekkür etmek isterim.

Yayıncılığı yalnızca basım değil, içerik ve yol arkadaşlığı olarak gören bu yaklaşım, benim için çok kıymetli.Bu yüzden gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Bu bir “iki kitaplık dönem” değil, birlikte inşa edilen çok katmanlı bir külliyat sürecidir.'BEDEN YALAN SÖYLEMEZ'Soru: Son olarak… Bu iki kitabı tek cümlede özetleseniz?“Duygusal Beyin–Bağırsak II” insanın nerede çöktüğünü anlatıyor. “Uyuyamıyorum” insanın nerede artık dayanamadığını.Biri çöküşün biyolojisini yazıyor.

Diğeri tükenişin gecesini.Ve ikisi birlikte şunu söylüyor:Beden yalan söylemez.

Ama biz uzun zamandır onu dinlemiyoruz.Çünkü bedenin dili gürültülüdür.

Ağrıyla konuşur.

Uykusuzlukla fısıldar.

Şişkinlikle, çarpıntıyla, ciltle, bağırsakla, cinsellikle, unutkanlıkla ses verir.Modern insan bu dili “arıza” sanıyor.

Oysa beden çoğu zaman arıza çıkarmaz.

İkaz verir.“Bu hız bana göre değil” der. “Bu hayat bana ağır geliyor” der. “Bu duyguyu yıllardır taşıyorsun” der. “Bu korku senin bağırsağında, bu öfke senin diyaframında, bu yalnızlık senin uykunda” der.Ama biz ne yapıyoruz?

Susturuyoruz.

Bastırıyoruz.

Adlandırıp uzaklaştırıyoruz.Bu iki kitap tam da bu yüzden yazıldı.

İnsanın bedenine yeniden kulak verebilmesi için.

Belirtiyle savaşmak yerine, mesajı çözebilmesi için.

Uyku haplarından önce ritmi, probiyotiklerden önce duyguyu, hormondan önce hayatı görebilmesi için.Bu kitaplar şunu iddia ediyor: Beden bozulmaz.

Beden yük taşır.

Ve bir gün o yük konuşmaya başlar.Eğer siz de son zamanlarda “Artık eskisi gibi değilim” diyorsanız, “Dinleniyorum ama düzelmiyorum” diyorsanız, “Tahlillerim normal ama ben iyi değilim” diyorsanız…Bu iki kitap sizin için yazıldı.Çünkü bu kitaplar hastalığı anlatmıyor.

İnsanı anlatıyor.Ve belki de en önemlisi şunu hatırlatıyor: İyileşme bir tedaviyle değil, çoğu zaman bir fark edişle başlar.Beden yalan söylemez.

Sorun şu: Biz hazır mıyız onu gerçekten dinlemeye?Deniz DeğerliOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri