Haber Detayı
Yoğurdu üfleyerek yemek
Yoğurdu üfleyerek yemek
Çocukları korumak, kamuoyu oluşturmak, yasa çıkarmak üzere bugünlerde yapılan tartışmalara bakınca konuların birbirine biraz fazla karıştığını görüyoruz.
Nedir o konular?
Çocuklara sosyal medya sınırlaması, sanal kumarın engellenmesi, akran zorbalığı ve suça sürüklenen çocuklar için düşünülen cezalar, suç çetelerinin ağına düşen çocuklar… Bu başlıklar nerede birbiriyle kesişiyor, nerede birbirinden ayrılıyor, doğruları konuşurken yanlışlar da araya mı karışıyor, dikkat etmek gerekiyor.
Çocuklara sosyal medya kullanımının sınırlanmasıyla başlayalım.
Avrupa’dan Amerika’ya, Avustralya’dan Japonya’ya, Çin’den Rusya’ya kadar pek çok ülke bu konuda çeşitli sınırlamaları yasayla uyguluyor.
Bizde ise hiçbir sınır bulunmuyor.
TELAFİSİ OLMAYACAK GECİKME X, Instagram, TikTok, YouTube, Telegram gibi uygulamalar 6 aylık bebelere kadar hizmet veriyor.
Saatlerimiz ekran karşısında, ekran kaydırmakla geçiyor.
Hayatlarımız, özellikle çocuklarımızın hayatı, o ekranlardaki gibi kaydıkça kayıyor.
Sosyal medyanın zihinsel, psikolojik ve sosyal zararları artık inkâr edilemez boyuttayken bunun önüne geçecek yasal ve idari tedbirler hâlâ hayata geçirilemiyor.
Çocukları korumak adına temel ve acil bir adım olarak “sosyal medya sınırlaması” başka sorunlarla birlikte tartışılırken, gecikme ve sünme riskleriyle karşı karşıya kalıyor.
Bahis oyunları ve sanal kumara gelelim.
Sosyal medya ve dijital ağlar sayesinde kontrolsüz, denetimsiz, sınırsız ve zahmetsiz bir biçimde çocuklarımızın hayatına giriyor, toplumda derin yaralar açıyor.
Özellikle “ev gençleri” arasında sinsice yayılan bu bağımlılığın ne denli yıkıcı olduğu biliniyor.
Bu sorunun toplumdaki yaygın zararının bilinmesine rağmen neden acil, etkili ve kararlı adımlarla üzerine gidilmediği anlaşılmıyor.
Akran zorbalığı ve suça sürüklenen çocuklar meselesindeki tablo daha da karmaşık.
Aylardır konuşuyoruz, ‘yok cezalar artacak, ceza indirimleri kalkacak, yok yasa çıkacak, yok geri çekilecek, Meclis komisyonlarıydı, yargı paketleriydi’ derken umutsuzluğa kapılıyoruz.
Birtakım davaların kamuoyunda özellikle öne çıktığını görüyoruz.
Bununla birlikte ne adaletin yerini bulduğuna ne suçların azaldığına şahit oluyoruz.
Sadece, algı operasyonlarından bıkan kamuoyunun olaylara ve konulara duyarsızlaştığını, adeta yalama olduğunu izliyoruz.
BEDELİ ÇOCUKLAR ÖDÜYOR Çocukları suça iten nedenler yerli yerinde duruyor.
Suç çeteleri, özellikle sosyal medya ve sanal ağlar üzerinden çocuklara ulaşma yöntemlerini her geçen gün geliştiriyor.
Tartışmalar ilerledikçe çözüm, çocukları daha ağır cezalarla karşı karşıya bırakmaya indirgeniyor.
Gerek mağdur gerek sanık olarak bu düzenin bedelini sürekli çocuklar ödüyor.
Bütün bu tablo bana 15 sene önceyi çağrıştırıyor. 2010’lardaki “kadın hakları”, “kadını istismar ve taciz”, “kadına şiddet” başlıklarıyla Türkiye’nin yasal mevzuatının köklü değişim yıllarını hatırlatıyor.
O dönemde kamuoyuna mal olan davalar, olaylar, TV dizilerine kadar yansıyan medya dilinden bahsediyorum.
O yıllarda 6284 sayılı Kanun’un kabulü olumlu, gerekli ve önemliydi.
Ancak sürecin devamında İstanbul Sözleşmesi gibi toplumun hassasiyetlerini göz ardı eden yanlışlar da devreye sokuldu; “mor zehirlenme” peyda oldu, kadın hareketi bölündü, güven zedelendi.
Bugünün öznesinde kadınlar yerine çocuklar var.
Nesne olaraksa geçmişte yaşadığımız tecrübeler var.
Doğru ve gerekli düzenlemeler yapılırken, toplumun kabul etmekte zorlanacağı yanlışların da “çocukları koruma” söylemiyle paketlenmesinden endişe ediyoruz.
Konular ve algılar bu kadar birbirinin içine geçtiğinde ortaya çıkacak çözümün çocukları gerçekten koruyacağından, toplumsal güveni güçlendireceğinden emin olmakta zorlanıyoruz.
Bilmiyorum fazla mı kuruntu yapıyoruz.