Haber Detayı
Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet
“Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laik Cumhuriyet esasında beraberiz...
“Memnuniyetle tekrar görüyorum ki laik Cumhuriyet esasında beraberiz.
Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.
Laik Cumhuriyet esası dâhilinde partinizin her türlü siyaset faaliyetlerinin bir engele uğramayacağına güvenebilirsiniz.” (M.
Kemal Atatürk, Hâkimiyeti Milliye, 12 Ağustos 1930) Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası -hiç tartışmasız- “Laik Cumhuriyet”tir.
Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası laik Cumhuriyet’in hiç olmadığı kadar büyük bir saldırı altında olduğu bu günlerde, laik Cumhuriyet’in anlam ve önemini ortaya koymak; laik Cumhuriyet birikimini yeniden anımsatmak amacıyla son üç yılda yazdığım laik Cumhuriyet konulu yazılarımı, daha önce okurlarımla paylaşmadığım belge ve bilgilerle zenginleştirerek, “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” adlı yeni kitabımda bir araya getirdim.
İşte bugün, yakında çıkması planlanan, “Atatürk’ün Mirası LAİK CUMHURİYET” adlı kitabımın “Önsöz” ünün bir bölümünü siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum.
GERÇEKLEŞEN BİR ÜTOPYA 1920’lerin başında Türkiye’de laik, demokratik bir cumhuriyet hayal etmek kolay değildi.
Her ne kadar 1908 Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Mebusan Meclisi’nin yeniden açılması, çeşitli siyasi partilerin kurulması ve özellikle 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan TBMM’nin, 1921’de, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir,” diyen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu (1921 Anayasası’nı) kabul etmesinden sonra, Türkiye’de “ulusal egemenlik” düşüncesi güçlenmeye başlamışsa da “kayıtsız şartsız ulusal egemenliğin” gerektirdiği devrimleri yapmak; saltanatı ve halifeliği kaldırmak, yeni rejimin adını koyarak meşrutiyetten cumhuriyete geçmek konusunda Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşları bile büyük tereddütler içindeydi.
Ayrıca -Osmanlı kadın hareketine rağmen- 1920’lerin başında Türkiye’de toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınların medeni ve siyasi hakları yoktu.
Anayasaya göre “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindi,” ancak toplumun yarıdan fazlasını oluşturan kadınlar henüz seçme ve seçilme hakkına, dolayısıyla egemenliklerine sahip değildi.
Türkiye’de, 20. yüzyılın başında meşrutiyeti aşarak, yani sarayı (sultanı ve halifeyi) tamamen denklemden çıkararak, sadece meclisin ülkeyi yönettiği, devlet yönetiminde sadece çağdaş hukukun esas alındığı, kadınların medeni ve siyasi haklara sahip olduğu bir cumhuriyet kurmak, dönemin aydınlarına bile bir ütopya olarak görünüyordu.
İşte Atatürk, önce 1920- 1923 yılları arasında Türkiye’yi adım adım cumhuriyete taşıyarak, (1) sonra da 1923- 1938 yılları arasında gerçekleştirdiği devrimlerle Cumhuriyeti aşama aşama laikleştirerek o ütopyayı gerçekleştirdi, hatta o ütopyanın da ötesine geçti.
Üstelik bunu, kendi ifadesiyle, “kavrama sınırları biten” arkadaşlarının muhalefetine rağmen, savaş yorgunu bir din-tarım toplumunda, çok zor koşullarda başardı.
Bu nedenle Türkiye’de Cumhuriyetin, “Atatürk’ün mucizesi” olduğunu söyleyenler vardır.
Ancak bence Türkiye’de Cumhuriyet, Atatürk’ün planlı, programlı, sabırlı ve kararlı çabasının, akıllı cesaretinin ve hiç bitmeyen umudunun eseridir.
Türkiye’de cumhuriyetin temelinde Türk Kurtuluş Savaşı vardır.
Atatürk de cumhuriyetin temelinde “Türk kahramanlığının” olduğunu belirtirken bu gerçeğe vurgu yapmıştır.
Eğer –bir halk hareketi durumundaki- Türk Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, İngiliz emperyalizminin kuklası durumundaki işbirlikçi saray (sultan-halife) varlığını koruyacak, cumhuriyet ilan edilmeyecek; belki ileride emperyalizmin kontrolünde göstermelik bir cumhuriyet ilan edilse bile egemenlik kayıtsız şartsız milletin olmayacak, olamayacaktı.
Emperyalizmin, “Türkiye’nin laikleşmesi ve çağdaşlaşması” diye bir derdi de yoktu.
Çünkü emperyalistler, laik bir ulus devleti ve aydınlanmış çağdaş bir toplumu kolay kolay kontrol edip sömüremeyeceklerini çok iyi biliyorlardı.
SON CÜRET 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunanlarca işgal edilmişti.
Osmanlı Saray Hükümeti işgale boyun eğmişti. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan 9.
Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs 1919 Pazar günü öğleden sonra Samsun’dan Havza’ya geçiyordu.
Havza yolunda bozulan otomobilinden inip, “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek yürümeye başlamış, arkadaşları da onu takip etmişti. (2) Çünkü Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgaline rağmen umudunu hiç kaybetmemişti.
İşgal karanlığına rağmen, beklenen güneşin ufuktan doğacağına inancı tamdı. (3) Mustafa Kemal Paşa, 26 Mayıs 1919’da, Havza’da kendisini ziyaret eden bir heyete şunları söylemişti: “Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız… Bizi öldürmek değil canlı mezara koymak istiyorlar.
Şimdi çukurun kenarındayız.
Son bir cüret belki bizi kurtarabilir.”(4) Atatürk’ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı ile vatan işgalden kurtarıldı.
Ancak gerçek kurtuluş için sadece emperyalist işgalden kurtulmak yeterli değildi.
Gerçek kurtuluş için her şeyden önce aklı özgür kılmak, bilime dayanmak, çağdaş hukuku benimsemek, bunun için de laik bir devlet kurmak ve her yönüyle gelişmiş, çağdaş bir toplum inşa etmek gerekiyordu.
Bu nedenle “Atatürk’ün son cüreti” Kurtuluş Savaşı değildi; “Atatürk’ün son cüreti” laik Cumhuriyet’ti.
Atatürk’ün son cüreti, yüzlerce yıllık saray saltanatının egemen olduğu, büyük bir çoğunluğu okur-yazar olmayan, sanayileşmemiş, aydınlanmamış, yurttaşlık bilincinin gelişmediği, aşiret, tarikat bağının çok güçlü olduğu, kadının adının olmadığı bir din-tarım toplumunda, üstelik çok yıpratıcı bir bağımsızlık savaşının ardından önce cumhuriyeti ilan edip sonra o cumhuriyeti devrimlerle laikleştirmek ve çağdaşlaştırmaktı.
BÜYÜK ZAFER’İN SONUCU Atatürk’e göre 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer, Türk ulusuna, daha büyük zaferlere giden yolu açmıştı.
Atatürk’ün Türk ulusu için düşündüğü daha büyük zafer, tam bağımsız, laik, çağdaş bir cumhuriyetin kurulmasıydı.
Atatürk, 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar’da, Meçhul Asker Anıtı’nın temel atma töreninde yaptığı konuşmada “Efendiler, milletimiz burada kutladığımız Büyük Zafer’den daha mühim bir zafer peşindedir,” diyerek, Büyük Zafer’i, (dolayısıyla Türk Kurtuluş Savaşı’nı), kazanılması gereken son bir zafer olarak değil, daha büyük zaferlere ulaşmak için gereken büyük bir aşama olarak gördüğünü açıklamıştı.
Aynı konuşmasında Büyük Zafer’in en önemli sonucunun, ulusal egemenliğin gerçekleşmesi olduğunu söyleyen Atatürk, Büyük Zafer ile elde edilen tam bağımsızlığın sürdürülebilmesinin, ulusal egemenliğin korunmasına, tam anlamıyla medeni (uygar) bir toplum inşa edilerek medeni (uygar) eserler yaratılmasına ve ekonomide elde edilecek başarılara bağlı olduğunu ileri sürmüştü.
İşte laik Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün bu düşüncelerinin eseridir.
ATATÜRK’ÜN ESERİ VE MİRASI Kendi ifadesiyle Atatürk’ün “en büyük eseri” cumhuriyettir.
Atatürk’ün en büyük eseri cumhuriyet, aynı zamanda onun Türk ulusuna bıraktığı en büyük mirastır.
Atatürk’ün –yine kendi ifadesiyle- manevi mirası ise akıl ve bilimdir.(5) Atatürk, en büyük eseri ve mirası cumhuriyeti, manevi mirası akıl ve bilimle şekillendirmiştir.
Laik Cumhuriyet böyle doğmuştur.
Atatürk’ün en büyük eserini korumak, ancak Atatürk’ün en büyük mirasına sahip çıkmakla mümkündü.
Fakat Atatürk’ün en büyük mirasına (Laik Cumhuriyet’e) yeterince sahip çıkamadık.
Onu pamuklara sarıp sarmalayarak değil, Atatürk’ün devrimcilik ilkesi çerçevesinde sürekli geliştirip güçlendirerek koruyacağımızı bir türlü anlayamadık.
Oysa Atatürk, en büyük eseri laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmişti.
Atatürk’ün laik Cumhuriyet’i gençlere emanet etmesinin temel nedeni, laik Cumhuriyet’in her nesilde yenilenerek değişen ve gelişen çağa yenik düşmeden “ilelebet payidar” kalmasını sağlamaktı.
Peki, ama “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” nedir?
Bu kitapta ayrıntılı biçimde inceleneceği gibi “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” her şeyden önce egemenliğin saraya (sultana, halifeye veya başka bir otoriteye) değil, kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir siyasal rejimdir.
Onun ötesinde, çağdaş hukuk kurallarıyla yönetilen, yurttaşların eşit olduğu tam bağımsız ulus devlettir.
Kendi kaderini kendi eline almış, düşünce ve vicdan özgürlüğüne sahip, aklını kullanan bireylerin (kadın-erkek) uluslaşmasıyla oluşan her yönüyle çağdaş toplumdur.
Dolayısıyla tam bağımsızlık, ulusal egemenlik (ve demokrasi), çağdaş hukuk, eşit haklara sahip yurttaş, ulus devlet ve her yönüyle çağdaş toplum “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”in temel değerleridir.
Bu özellikleriyle “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerini hep rahatsız etmiştir ve bundan sonra da rahatsız edecektir.
Gerçek şu ki, emperyalizm ve yerli işbirlikçileri hep birlikte “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”i hedef aldılar, alıyorlar.
Türkiye’de dünden bugüne Atatürk’e yönelik iç ve dış saldırıların temel nedeni de “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet”tir.
ATATÜRK’ÜN MİRASININ ÖNEMİ Peki, ama “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet” Türkiye için neden hâlâ çok önemlidir?
Çünkü Türkiye’de tam bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve demokrasinin, ulus bilincinin, ulusal birlik bütünlüğün, çağdaş hukukun, düşünce ve vicdan özgürlüğünün, yurttaşların eşitliğinin, kadın haklarının, barışın, insanca ve uygarca yaşamın en büyük güvencesi hâlâ laik Cumhuriyet’tir de ondan. “Laik Cumhuriyet mi kaldı?” dediğinizi duyar gibiyim!
Haksız sayılmazsınız! “Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet,” özellikle son 25 yılda artan biçimde gerici, bölücü saldırılara uğradı, yara bere içinde kaldı; kurumları yıkıldı, kazanımları yok edildi, değerleri aşındırıldı.
Ancak laik Cumhuriyet’in temelleri çok sağlamdır.
Laik Cumhuriyet binasını, Atatürk’ün attığı o sağlam temeller üstünde çağın gerçeklerine ve gereklerine göre yeniden yükseltmek Türk ulusunun elindedir.
Bunun için her şeyden önce Atatürk’ün en büyük eseri ve mirası laik Cumhuriyet’i iyi tanımak gerekir.
Şimdiden iyi okumalar… Not: Sinan Meydan’ın, İnkılap Kitabevi’nden çıkardığı Atatürk’ün Mirası Laik Cumhuriyet kitabı bu cuma günü raflardaki yerini alacak.