Haber Detayı
Daha kaç cenaze gerekiyor?
Zonguldak’ın Kilimli ilçesindeki maden ocağında meydana gelen göçükte iki madenci yaşamını yitirdi.
Zonguldak’ın Kilimli ilçesindeki maden ocağında meydana gelen göçükte iki madenci yaşamını yitirdi.
Maden kazasında hayatını kaybeden iki emekçi Ziya Kiret ve Veysel Oruçoğlu ’na rahmet diliyorum.
Kimse konuşmadı, hatta unutuldu bile fakat hayatını kaybeden işçi Ziya Kiret 60 yaşında bir emekliydi.
İki çocuğunun eğitim masraflarını karşılamak için çalışmaya devam ediyordu.
İşçi sendikalarını ve muhalif partileri de anlamakta zorluk çekiyorum, kimse gıkını çıkarmıyor.
Ancak artık açık konuşmak gerekiyor: Bu ülkede maden kazaları “olağan” bir haber başlığına dönüştürüldü.
Birkaç gün konuşuluyor, birkaç taziye mesajı yayımlanıyor, ardından hayat kaldığı yerden devam ediyor.
Ta ki bir sonraki göçüğe kadar.
Hatta 301 madencinin hayatını kaybettiği Soma faciasında “kader”, “mukadderat” gibi ifadelerle toplumsal hafıza adeta uyuşturulmaya çalışılmıştı.
Demek ki istenen noktaya gelindi.
Oysa 301 insanın aynı vardiyada, aynı işletmede, aynı sistematik ihmal zinciri içinde hayatını kaybetmesi kader olabilir mi?
Bu ancak ve ancak politik, idari ve ekonomik tercihlerin sonucu olabilir.
Üstelik o faciadan sonra “bir daha asla” denileceği, denetimlerin en üst şekilde uygulanacağı sanılmıştı.
Ama hiçbir şey değişmedi.
Maden işçileri öylesine ağır koşullarda çalışıyor ve yaşamak zorunda bırakılıyor ki işçilere özlük hakları bile verilmiyor.
Sırf bu yüzden İzmir’in Kınık ilçesinde Polyak Eynez Madencilik’te çalışan 1243 maden işçisi, ödenmeyen maaş ve banka promosyonları ile özlük haklarının güvence altına alınması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebiyle protesto yürüyüşü düzenledi.
Haklarını alamadıklarını belirten işçiler, Kınık Meydanı’na yürüyerek seslerini duyurmaya çalıştı.
Bir işçi, “60 gündür maaş alamıyoruz.
Çocuklarımızın geleceği için yürüyoruz” derken bir başka işçi “Geçinemiyoruz, susmuyoruz, geri adım atmıyoruz” dedi.
Bir madencinin de “Evde tüpüm bitti” sözleri ise yaşanan ekonomik sıkıntının boyutunu ortaya koydu.
Karl Marx , Kapital’in birinci cildinde (Sol Yayınları) emeğin değeriyle ilgili şu tespiti yapıyor: Emek gücünün kullanım değeri kapitaliste her zaman avans olarak verilir.
Bizim ülkede ise emek gücüne patronlar adeta çöküyor.
Çünkü işçilere hak ettikleri maaşları bile verilmiyor.
Madenlerde çalışan emekçilere sonsuz saygım var.
Yerin yüzlerce metre altında, karanlığın içinde, yaşamlarını riske atarak evlerine ekmek götürmeye çalışan insanlar onlar.
Ancak bir de onların sırtlarından zenginleşenler var.
Madencilere insani koşulları sağlamayan, iş güvenliği yatırımlarını maliyet kalemi olarak gören, kaçak maden işleten ve denetim zaaflarından beslenen kişi ve yapılar karşısında da bir o kadar öfkeliyim.
Özellikle Zonguldak’taki kazadan sonra KİT raporlarını yeniden açıp okudum.
Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) raporlarında yer alan ifadeler, sorunun münferit değil yapısal olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Rapora göre TTK sorumluluk sahasında kaçak ocaklarla mücadele kapsamında 2022 yılında 503 farklı noktada 676; 2023 yılında 534 farklı noktada 706; 2024 yılında ise 495 farklı noktada 636 müdahale yapılmış.
Güzel fakat aynı rapor, yapılan işlemlerin sorunu çözmediğini de itiraf ediyor: Kaçak ocakların girişleri patlatılıyor, betonlanıyor, mühürleniyor ama bir süre sonra aynı ocak yeniden faaliyete geçiyor.
Yani ortada süreklilik arz eden bir yasadışılık ve buna rağmen sonuç üretmeyen bir denetim mekanizması var.
Daha çarpıcı olan ise kazalara ilişkin veriler.
TTK genelinde kaçak ocaklarda 2023 yılında 3, 2024 yılında 5 işçi hayatını kaybetmiş. 1992-2024 yılları arasında kaçak ocaklarda meydana gelen kazalarda (kayıtlara giren) 146 işçi; rödovanslı sahalarda ise 155 işçi yaşamını yitirmiş.
Üstelik kaçak ocaklardaki yaralanmaların tam sayısı bile tespit edilemiyor.
Bu ne demek?
Bu, devletin kayıtlarına bile tam olarak girmeyen ölümler olduğu anlamına geliyor.
Açık açık görmezden geliniyor.
Bu, yerin altında yaşananların bir kısmının istatistiklere dahi yansımadığı anlamına geliyor.
Bu, görünmeyen bir ölüm ekonomisi olduğu anlamına geliyor.
Hayırdır 1850’lere geri mi döndük?
Utanmazsanız çocukları da madene sokalım!
Üstelik burada özellikle rödovans uygulamasını hatırlatmak gerekiyor.
Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği maden işletmesinde de rödovans sistemi vardı.
Yani kamuya ait bir sahada üretim hakkı özel bir şirkete devrediliyor; şirket belirli bir bedel karşılığında kömür çıkarıyor.
Kârlılık baskısı arttıkça maliyetler kısılmaya, maliyetler kısıldıkça iş güvenliği önlemleri “esnetilmeye” başlanıyor.
Üretim hedefleri, insan hayatının önüne geçiyor.
Rödovans modeli teorik olarak bir işletme yöntemi olabilir.
Ancak denetimin zayıf, yaptırımın caydırıcı olmadığı, kamu otoritesinin etkin olmadığı bir ortamda bu model; iş güvenliğini tali, üretimi asli unsur haline getiriyor.
Soma bunun en acı örneğiydi. 301 can bunun bedelini ödedi.
Cezasızlığın cezasını işçiler hayatlarıyla ödedi, ödüyor.
Bugün hâlâ rödovanslı sahalarda yüzlerce ölüm kayda geçmiş durumda.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Sorun sadece kaçak ocaklar değil.
Sorun sadece bireysel ihmal değil.
Sorun; denetim zafiyeti, yaptırım eksikliği, siyasi irade yetersizliği ve insan hayatını üretim maliyeti olarak gören anlayıştır.
İncelediği TTK raporunda açıkça ifade ediliyor: Kaçak ocaklarda arama kurtarma çalışmaları TTK tahlisiye ekiplerince zor şartlar altında, güçlükle yürütülüyor.
İlkel koşullar, asgari iş güvenliği önlemlerinden yoksun çalışma ortamı...
Yani ölümler gerçekleşmeden önce bilinen, görülen, raporlanan bir tablo var.
Bu durumda artık “kaza” kelimesi gerçeği karşılamıyor.
Kaza; öngörülemeyen, engellenemeyen olaydır.
Oysa burada sayılar var, raporlar var, tekrar eden müdahaleler var, yıllara yayılan ölümler var.
Aynı ocaklara defalarca mühür vuruluyor, aynı sahalarda defalarca cenaze çıkıyor.
Bu bir tesadüf zinciri değil; sistematik bir ihmaller zinciridir.
Madencilerin kaderi karanlık olmamalı.
Yer altındaki emek, yer üstündeki ihmale kurban edilmemeli.
Eğer bir ülkede 30 yılı aşkın sürede yüzlerce insan aynı sektörde benzer koşullarda hayatını kaybediyorsa, orada sorun “talih” değil; yönetim anlayışıdır.
Zonguldak’ta yaşanan son göçük bir istisna değil.
Soma bir istisna değildi.
Raporlar ortada.
Sayılar ortada.
Gerçek ortada.
Asıl soru şu: Daha kaç rapor, kaç mühür, kaç müdahale ve daha kaç cenaze gerekiyor?