Haber Detayı

Bir âlimin doğduğu yer, Bregenz I İlber Ortaylı anısına / A. Çağrı Başkurt yazdı
Gastroda odatv.com
15/03/2026 09:02 (1 saat önce)

Bir âlimin doğduğu yer, Bregenz I İlber Ortaylı anısına / A. Çağrı Başkurt yazdı

İlber Ortaylı’nın hayat hikâyesi, sürgünlerin, savaşların ve parçalanmış coğrafyaların içinden doğan bir hafızanın hikâyesidir. Bu yazı, doğduğu şehir Bregenz üzerinden bir âlimin köklerini, Avrupa tarihinin kırılma noktalarıyla birlikte anlatıyor.

İlber Ortaylı 1947-2026Pek aziz okurlar,Bilinmelidir ki hakiki bir âlim, bilgiyi bir süs ya da makam merdiveni olarak değil, hakikate ulaşmanın ve insanlığa faydalı olmanın emaneti olarak taşır.

Onun sözü ağır, yürüyüşü tevazuyla kuşatılmış olup, ilmi, ruhun en derin hanelerine kurulmuştur.

Buna karşılık bazıları vardır ki, birkaç pâye ve unvanın gölgesine sığınıp kürsüleri zahiren doldurur, koridorları kös misali yankılanan topuk sesleriyle arşınlar, fakat gürültülerinin ardında ne hikmetin sükûneti ne de ilmin derinliği mevcut olur.

Bu nedenle hakiki bir âlimin ölümü, paye âlimlerinin aksine, yalnızca bir insanın kalbini susturmaz, bir çağın da nefesini keser.Hakiki bir âlim, yalnızca yaşayan bir beden değil, düşüncenin dolaştığı bir başka kâinat demektir.

Onun zihninde biriken hakikat kırıntıları, asırların sessiz birikimi, sözleri ise karanlığa bırakılmış kandiller misalidir.

Böyle bir insan öldüğünde toprağa yalnızca bir beden verilmez, aynı zamanda bir âlemin kapısı kapanır da insanlık, farkına çoğu zaman geç vardığı bir yetimlik hissiyle baş başa kalır.

Çünkü âlim, bilgiyi taşıyan bir kap değil, bilgiyi dirilten bir ruhtur.

Onun varlığı, dünyayı anlamaya çalışan insanın omzuna konmuş görünmez bir el gibidir.

İnsanlar yollarını kaybettiklerinde, onun sözü bir pusula olur da kalpler karardığında onun hikmeti seher yıldızı gibi doğuverir.

Fakat o sustuğunda, yalnızca bir ses eksilmez, anlamın yankısı da yavaş yavaş silinir.

Kitaplar kalır, fakat kitapların ruhunu fısıldayan ses kaybolur ki bazen toplumlar bunun farkına varmaz da kalabalıklar yaşamaya devam eder, şehirler gürültüsünü sürdürür, gündelik telaş hiç bitmez.

Ama görünmeyen bir şey, bir sorunun en doğru yerinden sorulmasını bilen akıl, bir hakikati en incelikli yerinden tutabilen idrak, bir yanlışı en merhametli şekilde düzeltebilen hikmet ve daha nicesi eksilmiş, hepsi sessizce çekilmiştir.

İşte bu yüzden denmiştir ki, “Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.”Ah aziz okurlar!İşte ilminin hükmünü ilim için, milleti için ve dahi tüm insanlık tarihi için süren İlber Ortaylı hocamızın ölümü de böyle bir sessizliği üzerimizde, üzerimde bâki kılmıştır.

Kendilerinin ardından ne söylesek kifayetsiz kalır da ardında bıraktığı ilim, nasihat ve vakur duruş, sükûtumuzu kendisine arz edilen bir saygı ifadesi eyler.

Bu nedenle belki de söylenecek en doğru söz, kalpte duyulan minnetin ve hatıranın içinde yer bulan derin sükûtun rüzgârında gizlenmeye mahkûmdur.Bazı rüzgârlar da vardır ki bir çocuğu henüz annesinin karnında iken savurmaya başlamıştır.

Onun hikâyesi bir üniversite kürsüsünde değil, savaşın ardından kurulmuş bir mülteci kampında, imparatorlukların çöktüğü, sınırların değiştiği, insanların vatanlarını sırtlarında taşıdığı bir çağın ortasında harman etmiştir.

O yüzden merhum ve mağfur İlber hocamızın hayat hikâyesi de yalnızca bir tarihçinin doğum hikâyesi değil, sürgünün, göçün ve parçalanmış coğrafyaların içinden çıkan bir hafızanın hikâyesidir. 1940’ların ortasında Kırım’dan kopup gelen insanların taşıdığı o ağır kaderin içinde, dünyaya gelen küçük bebek, gözlerini Avusturya’nın Bregenz şehrindeki mülteci kampında, savaşın küllerinin henüz soğumadığı bir dünyada, 21 Mayıs 1947 tarihinde açmıştı…BregenzBREGENZ: COĞRAFYA, GÖL VE SOFRANIN YAZGISIAvusturya’nın batı tarafında yer alan Bregenz, Alp dağlarının etekleri ile Bodensee, fakat bugün daha ziyade Konstanz Gölü namıyla bilinen geniş su sahası arasında konumlanan mühim ve stratejik bir yerleşimdir.

Bu mevkii dolayısıyla şehir, tarih boyunca Almanya, Avusturya ve İsviçre memleketleri arasında cereyan eden iktisadî ve kültürel münasebetlerin gelişmesine imkân veren başlıca temas noktalarından biri olmuştur.

Siyasî hudutlar muhtelif devirlerde değişmiş, idareler el değiştirmiştir.

Fakat göl etrafında teşekkül etmiş olan ticaret ve dolaşım yolları büyük ölçüde varlığını muhafaza etmiş, böylece bu havzada müşterek tüketim alışkanlıklarının geliştiği ve ortak bir hayat nizamının belirdiği bölgesel bir saha ortaya çıkmıştır.Bregenz ve civarındaki ilk yerleşimlerin milattan önce 1500 senelerine kadar uzandığı, arkeolojik bulgular sayesinde anlaşılmaktadır.

Bölge başlangıçta Kelt toplulukları tarafından bir iskân sahası olarak kullanılmıştır.

Bu topluluklar göl kıyısındaki verimli arazilerde ziraat ile meşgul olmuş, aynı zamanda balıkçılık vasıtasıyla geçimlerini temin etmişlerdir.

Elde edilen arkeolojik veriler, ilk yerleşimlerin bilhassa göl çevresinde geliştiğini ve su kaynaklarının bölgenin beslenme düzeninde temel bir rol oynadığını açıkça göstermektedir.

Müteakip asırlarda Roma İmparatorluğu’nun bu bölgeyi hâkimiyeti altına almasıyla birlikte, burası mühim bir askerî ve ticari merkez hüviyeti kazanmış ve Brigantium adıyla anılmaya başlanmıştır.Brigantium, Roma’nın kuzey sınırındaki ticaret yolları üzerinde bulunması sebebiyle iktisadî bakımdan dikkate değer bir merkezdi.

Bu durum, şehirde gıda çeşitliliğinin artmasını ve bölgesel mutfağın zamanla zenginleşmesini tabiî bir netice hâline getirmiştir.

Buradaki beslenme düzeni esas itibarıyla üç temel kaynağa dayanıyordu.

Bunların başında göl balıkçılığı gelmekteydi.

Konstanz Gölü, bölge halkı için mühim bir protein kaynağı teşkil etmekteydi.

Avlanan balık türleri arasında özellikle alabalık ve beyaz balıklar önemli bir yer tutuyordu.

Roma dönemine ait balık ağları ve balıkçılık araçları üzerinde yapılan incelemeler, göl balıkçılığının bölge ekonomisinde ciddi bir rol oynadığını göstermektedir.

Tarım faaliyetleri ise daha ziyade tahıl üretimine dayanıyordu.

Arpa, buğday ve baklagiller bölgenin başlıca tarım ürünleri arasında yer alıyordu.

Bununla beraber Roma ticaret ağları sayesinde zeytinyağı, şarap ve çeşitli baharatlar gibi Akdeniz’e mahsus ürünler de bu havaliye kadar ulaşabilmiştir.

Bu durum, yerel mutfakta görülen çeşitliliğin artmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Roma devrinde bölgede gelişen hayvancılık da mühim bir iktisadî faaliyet hâline gelmiştir.

Alp Dağları’nın eteklerinde yer alan Vorarlberg yaylalarında sürdürülen hayvancılık faaliyetleri süt ve et üretimini artırmış, bu gelişme, süt ürünlerinin erken dönemlerden itibaren mutfakta yer bulmasını mümkün kılmıştır.Konstanz Gölü'nde Balıkçılık ROMA BRIGANTIUM’UNDA GÖL BALIKÇILIĞI VE İAŞEAntik kaynaklarda Brigantium adıyla zikredilen bu yerleşim, Raetia eyaletinin kuzeybatı hudutlarında, göl seyrüseferi ile Alp geçitlerine uzanan kara yollarının kesiştiği mühim ve stratejik bir mevkide bulunuyordu.

Roma idaresi hudut bölgelerinde yalnız askerî emniyeti temin etmekle yetinmez, aynı zamanda erzak tedarikini ve vergi dolaşımını da muntazam bir surette yürütmeye dikkat ederdi.

Bu sebeple Brigantium gibi liman mahiyetindeki yerleşimler belirli bir iktisadî tertip içinde teşkilatlandırılmıştı.

Bu tertip dâhilinde gölden elde edilen balık, tahıl ve tuz ile birlikte başlıca tüketim ve tedavül mallarından biri hâline gelmişti.

Göl kıyısında inşa edilen iskeleler, küçük depolar ve sevkiyat mahalleri sayesinde avlanan balığın süratle limana indirilmesi ve kısa zamanda işlenmesi mümkün oluyordu.

Böylelikle balıkçılık, dağınık ve tesadüfî bir geçim vasıtası olmaktan çıkarak daha geniş bir tedarik düzenine bağlı, nispeten denetlenen bir iktisadî faaliyet hüviyeti kazanmıştı.Brigantium’daki bu vaziyet, Roma İmparatorluğu mutfağında balığın gördüğü rağbeti de destekler mahiyetteydi.

Taze balık daha ziyade seçkin sofralarda yer bulurken, işlenmiş balık geniş ticaret ağları sayesinde uzak bölgelere kadar ulaştırılabilen bir gıda maddesi hâline gelmişti.

Bu bakımdan Brigantium’un ehemmiyeti, Bodensee havzasındaki balık avcılığı düzeninin, yani Roma devrinde göl balıkçılığının işleyişi, av usulleri ve muhafaza tekniklerinin birlikte ele alınmasını gerekli kılmaktadır.

Bu çerçevede gölün açık yahut kıyıya yakın kesimlerinde kullanılan ağlar, tutulacak balığın türüne ve mevsim şartlarına göre değişiklik gösterir, avın limana ulaştırılmasından sonra ise en mühim unsur sürat olurdu.Balık çabuk bozulmaya müsait bir gıda olduğundan, iç organlarının çıkarılması, yıkanması ve yüzeyindeki nemin giderilmesi ilk hazırlık safhasını teşkil ederdi.

Muhafaza için en çok başvurulan usul tuzlama idi.

İri taneli tuz, balığın bünyesindeki suyu çekerek çürüme ve bozulma sürecini yavaşlatır, böylelikle ürünün daha uzun müddet dayanmasını mümkün kılardı.

Balıklar bazen ahşap fıçılar içinde kat kat tuzlanarak muhafaza edilir, bazen de hafif bir baskı altında bekletilirdi.

Bunun yanı sıra tütsüleme de mühim bir muhafaza usulü olarak kullanılırdı.

Düşük ısıda yükselen duman, balığın yüzeyini kurutarak hem nakliyeye elverişli hâle getirir hem de ona kendine mahsus bir lezzet kazandırırdı.

Bazı hâllerde ise balık evvela hafifçe tuzlanır, ardından tütsülenerek iki safhalı bir muhafaza usulü tatbik edilirdi.Konstanz Gölü'nde BalıkMANASTIRLAR: TARIM, BALIK VE DİNÎ TAKVİMRoma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte bölgedeki ticaret ağları eski canlılığını kaybetmiş, ancak yerel tarım ve balıkçılık faaliyetleri varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Bu hâl, ilerleyen asırlarda Orta Çağ’da gelişecek olan kırsal mutfak geleneğinin ilk temellerini hazırlayan bir zemin meydana getirmiştir.

Erken Orta Çağ devrinde Bregenz’de mutfak kültürünü etkileyen en mühim gelişmelerden biri ise Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri olmuştur.

Bilhassa VII. asırda bölgeye gelen İrlandalı misyonerler Columbanus ile Saint Gall, manastır merkezli bir iktisadî ve kültürel düzenin teşekkülüne öncülük etmişlerdir.

Bu çağda manastırlar yalnızca dinî hayatın merkezleri olmakla kalmamış, aynı zamanda tarımsal üretim ve gıda işleme faaliyetlerinin de önemli merkezleri hâline gelmiştir.

Manastır ekonomisi çerçevesinde tahıl üretimi, sebze yetiştiriciliği ve hayvancılık faaliyetleri daha sistemli bir düzen içinde yürütülmeye başlanmıştır.

Böylece bölgenin beslenme düzeni büyük ölçüde tarımsal üretime dayanan bir yapı içinde şekillenmiştir.Şüphesiz ki manastır mutfağı belirli kurallara bağlıydı.

Bu durum şehir sofralarında balığın ehemmiyetini artıran ikinci bir unsuru, yani dinî takvim ile beslenme düzeni arasındaki kuvvetli münasebeti de ortaya koymaktadır.

Hristiyan dünyasında oruç ve perhiz günlerinde et tüketiminin sınırlandırılması, balığı yalnız halkın basit gündelik yiyeceği olmaktan çıkararak muhtelif toplumsal tabakalardan insanların da başvurduğu meşru bir gıda hâline getirmiştir.

Bu hâl Bregenz’de hem balık avının artmasına hem de balığın işlenmesine dair usullerin daha düzenli bir şekilde uygulanmasına zemin hazırlamıştır.

Aynı dönemde Alp meralarında yürütülen hayvancılık faaliyetleri de giderek gelişmeye başlamıştır.

Yaz aylarında hayvanların yüksek dağ meralarına çıkarılmasıyla gerçekleştirilen transhumans sistemi, süt üretiminin artmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Bu uygulama zamanla bölgenin peynir üretimi geleneğinin de temelini teşkil etmiş, Orta Çağ’ın sonlarına doğru Bregenz ve çevresinde peynir üretimi mühim bir iktisadî faaliyet hâline gelmiştir.Bregenz Pazar YeriPAZAR İKTİSADI VE ŞEHİR MUTFAĞIBodensee Havzası’ndaki şehirler, geç Orta Çağ ile erken Yeniçağ arasındaki devirde yalnızca birer üretim merkezi olmakla kalmayarak, aynı zamanda malların dolaşımını hızlandıran bölgesel pazar düğümleri hâline dönüşmüşlerdir.

Bregenz şehri de bu değişmeden bilhassa istifade etmiş ve adeta bir lokomotif hüviyeti kazanmıştır.

Bir taraftan göl seyrüseferine açık bir limana sahip bulunması, diğer taraftan da Alp dağ yollarına bağlanan kara güzergâhlarını elinde tutması, şehre pek çok yönden tedarik imkânı sağlamıştır.

Göl üzerinde işleyen küçük ticaret tekneleri, kıyı yerleşimleri arasında muntazam bir mal değişimini mümkün kılmış, bu suretle balık, tahıl, kurutulmuş meyve, şarap, tuz ve süt mahsulleri aynı iktisadî dolaşım içinde tedavül etmeye başlamıştır.Bregenz’de giderek genişleyen bu ticarî hareket, şehir mutfağını da doğrudan doğruya etkilemiştir.

Evvelce daha ziyade taze balık ve yakın çevreden elde edilen mahsullere dayanan sofralar, pazara gelen yeni hammaddelerin tesiriyle zamanla daha çeşitli ve daha karma yemeklere yönelmiştir.

Tahıl nevilerinin çoğalması, unun kalitesindeki değişme ve yağ kaynaklarının artması, balığın tek başına sunulan bir yiyecek olmaktan çıkarak ekmek, lapa, hamur işleri ve muhtelif soslarla birlikte düşünülen merkezî bir unsur hâline gelmesine yol açmıştır.

Bu suretle Bregenz mutfağı, ticaret dolaşımının genişlemesine paralel olarak daha katmanlı ve daha zengin bir hüviyet kazanmıştır.Bahsettiğimiz değişimin en açık şekilde görüldüğü yer şüphesiz pazar meydanı idi.

Pazar yalnız alışverişin yapıldığı bir mahal olmakla kalmıyor, aynı zamanda farklı üretim düzenlerinin gözle görülür biçimde karşılaştığı umumi bir mekân vazifesi görüyordu.

Limandan getirilen taze balık sepetleri, dağ köylerinden indirilen peynir tekerlekleri, tuzlanmış tereyağı kalıpları, tahıl çuvalları, şarap fıçıları ve ot yahut baharat getiren küçük satıcıların mahsulleri aynı sahada yan yana bulunuyordu.

Bu hâl, balığa refakat eden unsurları —mesela ince öğütülmüş undan yapılan erişteleri, küçük hamur parçalarını, kızartılmış ekmek kırıntılarını, tereyağı ile bağlanan otlu sosları ve bazı hâllerde sirke ile dengelenen hafif terbiyeleri— bu devirde daha da görünür kılıyordu.

Bu görünürlükle beraber ticaret hacminin artmasına paralel olarak konaklama mahallerinin, yani hanların, şehir mutfağının başlıca aktörlerinden biri hâline gelmiş bulunduğu da muhakkaktır.KäseStrasse Bregenzerwald YAKIN ÇAĞ’DA BÖLGESEL MUTFAĞIN OLUŞUMUYakın Çağ’a gelinceye değin şehirde ve havalisinde görülen tüketim şekillerine bakıldığında, balığın ev mutfaklarında ve han sofralarında çoğu zaman haşlama yahut kızartma suretiyle hazırlandığı, üzerine yerli otlarla kokulandırılmış eritilmiş yağlar dökülerek takdim edildiği anlaşılmaktadır.

Bazı tariflerde ise balığın ince bir un tabakasıyla kaplanarak tavada pişirilmesinin de tercih edildiği görülür.

Bu uygulamalar, Orta Çağ Bregenz mutfağının yalnız malzeme çeşitliliği bakımından değil, aynı zamanda belirli bir tecrübeye ve teknik bilgiye dayanan yerleşik bir pişirme geleneğine sahip bulunduğunu da göstermektedir.

Bununla beraber evvelce de temas edildiği üzere şehir mutfağındaki esas değişim, göl iktisadının zamanla dağlık iç havzanın süt mahsulleriyle temas kurması neticesinde ortaya çıkmıştır.Orta Çağ’ın olgun devresinden, hatta daha ziyade Yeni Çağ’dan itibaren Vorarlberg köylerinden pazara muntazaman getirilen tereyağı ile genç peynir nevileri, balığın hazırlanış ve sofraya takdim tarzını da yavaş yavaş değiştirmiştir.

Evvelce sade haşlama yahut yalnız tuz ile servis edilen balıkların yerini, zamanla daha dengeli ve daha zengin bir lezzet terkibine sahip yemekler almaya başlamıştır.

Eritilmiş tereyağının balık üzerinde kullanılması yalnız tadı kuvvetlendirmekle kalmamış, balığın tuzlu ve kimi zaman kuru hissedilen dokusunu da yumuşatmıştır.

Böylelikle bilhassa şehir hanlarında meydana gelen bu yakınlaşma, yolcuların damak zevkine hitap eden daha karma ve daha işlenmiş yemeklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Mesela peynir henüz başlı başına bir ana unsur hâline gelmemiş olmakla beraber, hamur işlerine ve bazı sıcak yemeklere girmeye başlamış, ileriki asırlarda daha belirgin bir hüviyet kazanacak olan mutfak terkibinin ilk işaretleri de bu adımlarda görülmüştür.Yakın Çağ’a gelindiğinde ise Bregenz ve çevresinde Alp hayvancılığına dayanan süt üretiminin kayda değer bir surette geliştiği görülür.

Bu süreç içinde bölgenin en mühim gastronomik mahsullerinden biri olan Alp peynirleri adı da giderek belirginlik kazanmıştır.

Günümüzde bu geleneği temsil eden yapılardan biri, KäseStrasse Bregenzerwald adıyla bilinen peynir üretim ağıdır.

Bu devrede ortaya çıkan en dikkat çekici yemeklerden biri de Käsespätzle’dir.

Yumurta ve undan yapılan küçük hamur parçalarının eritilmiş peynirle karıştırılmasıyla hazırlanan bu yemek, Alp bölgelerinde çalışan çiftçiler için yüksek kalorili ve kuvvet verici bir besin kaynağı olarak ortaya çıkmıştır.Kırım sürgünüSAVAŞ YILLARI VE MÜLTECİ SOFRALARIBregenz’in tarihine bakıldığında şehrin yalnız ticaret yollarının kesiştiği bir iktisadî merkez değil, aynı zamanda Avrupa’nın büyük tarihî kırılmaları sırasında insanların yollarının da kesiştiği bir durak olduğu görülür.

Bu hâlin en dikkat çekici tezahürlerinden biri II.

Dünya Savaşı’nın sona ermesini takip eden yıllarda ortaya çıkmıştır. 1945 baharında savaşın Avrupa’da nihayete ermesiyle birlikte kıtanın muhtelif bölgelerinde milyonlarca insan yerinden edilmiş, evlerini ve memleketlerini kaybeden kalabalıklar yeni bir hayat kurabilmek ümidiyle farklı istikametlere doğru hareket etmeye başlamıştır.

Savaş sonunda, tarihler 18 Mayıs 1944’ü gösterdiğinde Sovyet lideri Stalin’in, Kırım Türkleri için aldığı sürgün kararı, Kırım’ın kaybından sonraki en acı hatıralardan biri olarak tarihe geçmişti.

Kırım halkının ekseriyeti bir kere daha vatanlarından koparılarak vagonlara bindirildi ve buradan uzaklara gönderildi.

İşte bu büyük insan hareketliliği içinde Alp geçitlerine ve Konstanz Gölü kıyılarına yakın mevkii sebebiyle Bregenz de mühim bir geçiş ve toplanma noktası hâline gelmiştir.

Savaşın hemen ardından Avusturya’nın batı kısmı Fransız işgal idaresinin kontrolü altına girmiş ve Vorarlberg bölgesi bu idarenin sorumluluk sahası içinde yer almıştır.

Bu yeni idare düzeni içinde Bregenz ve çevresinde bazı kışlalar, okul binaları ve kamuya ait yapılar geçici barınma merkezlerine dönüştürülmüş, böylece savaşın ardından ortaya çıkan mülteci akını karşısında ilk barınma ve kayıt noktaları teşkil edilmiştir.

Bu merkezlere gelen insanların çoğu, Nazi Almanyası’nın zorla çalıştırma sisteminden kurtulan işçiler, savaş esirleri, Doğu Avrupa’dan kaçan ya da sürgün edilen siviller ve Sovyet ordusunun ilerleyişinden sakınarak batıya yönelen kalabalıklardan oluşuyordu.Bregenz’de kurulan mülteci merkezleri çoğu zaman uzun süreli kamplar olmaktan ziyade birer geçiş ve sevk noktası mahiyetinde idi.

Buraya ulaşan mülteciler kısa müddet içinde kayıt altına alınıyor, sağlık kontrollerinden geçiriliyor ve daha sonra Avusturya’nın diğer bölgelerindeki kamplara yahut Almanya’daki yerleşim merkezlerine sevk ediliyordu.

Bu geçici barınma merkezlerinin günlük hayatında iaşe meselesi ayrı bir ehemmiyet arz ediyordu.

Çünkü farklı memleketlerden gelen, farklı gıda alışkanlıklarına sahip kalabalıkların kısa sürede beslenebilmesi için pratik ve kolay temin edilebilir yiyecekler tercih edilmekteydi.

Bu noktada bölgenin geleneksel gıda kaynakları, yani tahıl, süt mahsulleri ve göl balıkları yeniden önem kazanmıştır.

Yerel üretimden temin edilen ekmek, çorba, patates yemekleri ve süt ürünleri mülteci mutfağının temelini teşkil ederken, zaman zaman gölden avlanan balıklar da bu geçici sofralara dâhil olmuştur.

Böylece Bregenz’in uzun asırlar boyunca ticaret, göl balıkçılığı ve dağlık havzanın süt üretimi etrafında şekillenen mutfak geleneği, savaş sonrası yılların zorlu şartlarında farklı bir toplumsal bağlam içinde yeniden görünür hâle gelmiştir.

Şehir, bu devirde yalnız bir ticaret merkezi değil, aynı zamanda savaşın yıkıcı neticeleriyle karşı karşıya kalan insanların kısa süreliğine de olsa sığınabildiği bir durak vazifesi görmüş, göl kıyısındaki bu küçük şehir, Avrupa’nın büyük göç hikâyelerinden birinin sessiz sahnelerinden biri hâline bürünmüş, o sessiz sahnede Türk âleminin sesi bir âlim dünyaya gelmişti.

İlber OrtaylıSON SÖZÜMÜZ YALNIZCA SÜKÛTUMUZDAN YANA… 1947-2026Âh kim sustu bugün meclis-i hikmetde sadâ,Sanki bir kandîl-i irfân söndü âlemde hevâ.

Bir cihân ilm idi sînende saklı ey üstâd,Toprağa girdi bugün gûyâ o cihân bî-nihâ. Âlim ölse der idi ehl-i hikem âlem ölür,Şimdi gördük ki bu söz olmadı hergiz hebâ.

Sükût ettiğin o dem sustu nice suâl-i zamân, Kaldı dillerde cevâb arayan âh u nidâ.

Bir garîb rûh idi kim sürgün ile yoğruldu,Geldi dünyaya Bregenz'de o kaderle gedâ.

Göl kenârında açıldı gözün ey sahib-i ilm, Sanki bir dalga getirdi seni devr-i fenâ.

Şimdi sen gittin ama kaldı kitabında nefes,Sözlerin kandîl olur gecede kalmışa ziyâ.

Fatih’in bağrına verdik seni ey ehl-i kemâl, Oldu hazîre sana ilm ile nurlu bir mekân.

Der ki Çağrı, rûhuna rahmet ola ey rehber-i ilm,Nûrun ebed kalacaktır ehl-i irfâna ziyâ.

VesselamSaray ve Kültür Tarihçisi A.

Çağrı BaşkurtOdatv.com

İlgili Sitenin Haberleri