Haber Detayı
Sahneye düşen anne-kız izi
“Vay! Dedi Baykuş” isimli oyunda kızı Luna ile birlikte yer alan Özge Özder, 0-5 yaş grubu çocukları masalsız bir yolculuğa çıkarırken onların pırıl pırıl gözlerine bakarak kendini, kendi deyimiyle temize çekiyor. Bir yanda çocukların filtresiz saflığı eşliğinde sahneye çıkarken öte yandan da günümüzün yargılama refleksini ve linç kültürünü sorgulayan “Arşimet Prensibi” isimli oyunda imzası olan Özder ile anneliği, aileyi, yaşamı ve linç kültürünü konuştuk.
Özge Öder bugünlerde oldukça ilgi çekici bir sahne deneyiminde yer alıyor.
Yeni yılla birlikte gösterimi başlayan “Vay!
Dedi Baykuş” isimli oyunda kızı Luna ile (eğer Luna isterse) birlikte sahne alan Özder, kendisi ve ailesi için de oldukça özel olan bu oyunu kabul etme nedeninin kızıyla sahnede yer alma mutluluğunu yaşamak olduğunu söylüyor.
Aynı zamanda 25 Mart’ta Kozyatağı Kültür Merkezin’de gösterilecek “Arşimet Prensibi” oyununda da yer alan Özder’le hem sahneyi hem de yaşamı konuştuk. - “Vay!
Dedi Baykuş”, okul öncesi çocuklara hitap eden bir yapım.
Bir oyuncu olarak bu yaş grubuna oynamak sizin için nasıl bir deneyim?
Yetişkin seyirciye oynamaktan hangi yönleriyle farklı?
Vay Dedi Baykuş, Türkiye’de 0-5 yaş grubu için yapılmış ilk prodüksiyon ve akla gelen ilk isim olmak da içinde olmak da mutluluk verici.
Londra’da çok ünlü olan Little Angel Theatre’ın aynı isimle sahneye koyduğu oyunun birebir halini Mehmet Ergen’in çevirisiyle oynuyoruz.
Oyunu Londra’dan gelip kendi yönetmeni yönetti zaten.
Yaşadığımız çağın aksine inanılmaz saf, naif ve temiz bir dünyada bir masalın içinde çocukların, hatta bebeklerin pırıl pırıl gözlerine bakarak oynamak tarifsiz bir deneyim.
Hem bir anne hem bir oyuncu olarak onların tiyatroya dair ilk anısı olduğumu düşünerek bir parçası olduğum bu masalın bilinçaltlarında yer ettiğini biliyor olmak müthiş bir duygu.
Ben de her oyunda onların pırıl pırıl gözlerine bakarak kendi terapimi yapıyor, ruhumu temize çekiyorum. - Oyun ışık, müzik ve kuklacılığı bir araya getiren duyusal bir sahne dili kuruyor.
Bu tür çok katmanlı bir anlatının oyunculuk yaklaşımınızı nasıl etkilediğini merak ediyorum.
Ben bir oyunculuk performansı sergilemekten çok bir masal anlatıcılığı yapıyorum ama çok kısıtlı sözcük sayısıyla ve birçok materyal kullanarak.
Gölge oyunu, kukla, müzik, renk, şarkı, taklit, dans… O yaş grubunun algılayabileceği şekilde her şeyden biraz. - Oyunda kızınız Luna da sahnede sizinle birlikte yer alıyor.
Bir anne olarak çocuğunuzla aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu?
Oyunu kabul etme sebebim bu zaten.
Olağanüstü bir anı ve Luna’nın çocukluğuna dair annesiyle yaşadığı ve anılarında hep yaşayacak olan müthiş bir deneyim.
Bir çocuk oyununda oynamak gibi bir niyetim yoktu ama Luna’nın yaşına uygun bir oyunda oynamak ve beni doya doya izleyeceği bir şey yapmak harika bir fikirdi tabii. “Nasıl yapmalı, Luna ile birlikte mi sahneye çıkmalı acaba?” diye düşünürken bu teklif geldi.
Üstelik Zorlu PSM ve Londra'dan gelecek olan çok kıymetli bir ekipten.
Luna, beraber tiyatro yapacağımızı duyunca sevinçten ne yapacağını bilemedi.
Her gün ne zaman oynayacağımızı sordu. - Anne-kız ilişkisi doğal olarak çok güçlü bir bağ içeriyor.
Bu bağın sahnede hikâye anlatımına nasıl yansıdığını gözlemliyorsunuz?
Öyle derinlerde bir yere değiyor ve öyle bir kenetlenme yaşanıyor ki oyunu oynadığımız günlerde benden ayrılmak ya da bensiz uyumak asla istemiyor.
Bazı oyunlardan sonra duygulanıp ağlıyor, “Sana çok duygulanıyorum anne” diyor veya “Şurayı şöyle yapsan daha güzel olur” gibi önerileri oluyor.
Bu oyunla beraber o anne-kız ilişkisinin aramızda çok daha derinleştiğini hissediyorum. ‘OYUNU BAZI ŞARTLARLA KABUL ETTİM’ - Luna’nın tiyatroyla bu kadar erken yaşta tanışması sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Luna kendini ifade etmeyi, insan önünde bir şeyler yapmayı seven, aynı zamanda da hayal dünyası geniş, hassas ve yetenekli bir çocuk.
Meslek olarak seçmek bambaşka bir mesele ama hayatında sanata yer vereceğinden hiç şüphem yok.
Bu da beni çok mutlu ediyor.
Ben bu oyunu bazı şartlarla kabul ettim. “Luna kendi çıkmak istemediği günlerde asla oyuna çıkmayacak, ben tek başıma oynayacağım o günlerde” dedim.
Pedagogla konuştum vs. vs.
Kızı adına çocuk masalları da yazmış, kitapları yayımlanan bir anne olarak çocuklar için yaptığım her şeyde Luna’nın payı var.
Tüm motivasyonum ona güzel çocukluk hatıraları bırakmak.
Parayla satın alınamaz çok kıymetli şeyler bunlar, hayatın bir hediyesi gibi.
Dört yaşında annesiyle sahneye çıkmış ve akranlarına oyun oynayıp annesiyle el ele alkış almış kaç çocuk var bilmiyorum ama onda şahane anılar bıraktığına eminim. - Anne olduktan sonra kendinizde fark ettiğiniz en büyük değişim ne oldu?
Tüm dünyanın kalp atışlarını duyabilen, kökleri toprağın altına kadar uzanan ve her canlının acısını daha derinden hissedebilen bir varlık gibi hissediyorum.
Sanki açık, hiç kabuklanmayan bir yaram varmış gibi her an her şeye duygulanan, sinir uçları dışarıda ve çok hassas bir yapıya dönüştüm. - Peki çocuklara, gençlere ya da onların yaşadığı sorunlara bakışınızda bir değişim oldu mu?
Elbette!
Gidion’un Düğümü oyununu tam da bu yüzden yaptım.
Arşimet Prensibi oyununu kabul etmemde de büyük payı var. - Arşimet Prensibi de, güven ile kuşku arasındaki çok ince bir çizgide ilerleyen bir hikâye anlatıyor.
Sizce bu oyun aslında izleyiciyi en çok hangi soruyla baş başa bırakıyor?
Linç kültürünün bu denli meşrulaştığı bir çağda, delilin olmadığı yerde suçlu olduğuna inandığımız birinin toplumdaki yargılanma sürecinde ne kadar adiliz?
Sevgi dili sandığımız ve çocukla iletişimde de kullandığımız bazı hal ve hareketlerimiz ne kadar masum ve karşıdan nasıl anlaşılıyor?
En çok bu sorularla çıkıyor seyirci. - Oyun bir yüzme havuzunun soyunma odasında geçiyor ve neredeyse kapalı bir atmosferde ilerliyor.
Böyle bir mekânsal sıkışma oyunculuk açısından nasıl bir gerilim yaratıyor?
Bu yazarın bilinçli bir tercihi zaten.
Tek mekân; tekrara düşen, hatta flashbacklerle tekrar oynanan sahneler.
Yapboz gibi sahne sıralaması dağınık ve seyircinin kafasında birleştirmesi gereken bir akış...
Gerilimi, sıkışmayı çok tetikleyen unsurlar bunlar. - Metinde geçen “Klavye bu çağın giyotinidir” cümlesi oldukça güçlü bir metafor.
Sizce sosyal medya gerçekten böyle bir infaz mekanizmasına dönüşmüş durumda mı?
Elbette öyle.
Ve buna acilen bir çözüm getirilmesi gerekiyor.
Linç büyük bir çığ olup büyük aceleyle insanı yutmaya bir anda hazır hale gelebilirken aynı insanın suçsuz olduğuna yönelik net bir bilgi bile o insanı temize çekmeye yönelik süreci aynı hızla işletemiyor. - Seyircinin kendi yargılarıyla yüzleşmesini sağlayan bir oyunda sahnede olmak sizde nasıl bir sorumluluk duygusu yaratıyor?
Oyuncunun haz aldığı şey tam da bu zaten: Onları kendileriyle yüzleştirmek.
Mesleğime dair çok büyük bir tatminle gidiyorum evime.
EVLİLİKLE İLGİLİ... - Evliliğiniz de (Sinan Güleryüz) tıpkı annelik gibi yaşamınızdaki önemli dönemeçlerden sanırım.
Peki zaman içinde bir ilişkiyi güçlü tutan şey sizce nedir?
Gerçekten iyi arkadaş olmak, karşı taraf değil aynı taraf olduğunu unutmamak.
Eşine ve hayata karşı tutkusunu, yaşam sevincini kaybetmemek, eğlenebilmek ve birlikte üretmek.
AİLEME DAİR HER ŞEY - Sizi hayatta en çok besleyen küçük rutinler neler?
Sanatın her türlüsünü tüketmek, belirli aralıklarla sahne üstünde olabilmek, bolca seyahat etmek, okumak, yazmak, izlemek ve aileme dair her şey.
KEŞİF VE MERAK - “Vay!
Dedi Baykuş” keşif ve merak duygusu üzerine kurulu bir hikâye.
Sizce çocukların dünyasında bu duyguyu canlı tutmak neden önemli?
O yaş grubunun en çok ilgilendiği şey keşfetmek de ondan.
Düşünsenize dünyada sadece yedi aydır varsınız.
Keşfetmek ve oyundan öte bir odağınız yok ki zaten. - Çocukların doğayı ve dünyayı keşfetme biçimleri sizce yetişkinlere ne öğretebilir?
Bize bahşedilen bu dünyanın, doğanın ve yaşamın aslında ne kadar büyüleyici bir güzellikte hatta mucizelerle dolu olduğunu.