Haber Detayı

Yiğit meslektaşım Hüseyin Aykol'un ardından...
Doğan özgüden artigercek.com
04/01/2026 00:00 (1 gün önce)

Yiğit meslektaşım Hüseyin Aykol'un ardından...

Türkiye direniş medyasının Celal Başlangıç'tan iki yıl sonra ikinci büyük kaybı

74 yıllık gazetecilik yaşamımda çok değerli meslektaşımı kaybettim… Artı Gerçek'te yıllarca birlikte mücadele verdiğimiz Celal Başlangıç'ı iki yıl önce sürgün toprağında sonsuzluğa uğurlamıştık.

Bu yılbaşından beri de sevgili Hüseyin Aykol'u kaybetmenin acısını yaşıyoruz.

Daha 16 yaşımdayken, Türkiye'nin muhalif basın emekçileri safına 1952 yılında İzmir'de katılmıştım.

Celal Başlangıç o dönemde, 1956'da İstanbul’da doğmuş, gazeteciliğe de 70’li yılların ortalarında İzmir’de başlamıştı.

Türkiye’de aynı mekanda birlikte gazetecilik yapma şansım olmadığı için Celal'in son derece başarılı gazetecilik performansını, Türkiye’den postayla bana ulaştırılan Politika, Cumhuriyet, Evrensel ve Radikal gazetelerinden izlemiştim… Bu yılın ilk günü kaybettiğimiz Hüseyin Aykol da, insan hakları savunucusu eşi Nuray Çevirmen'in verdiği bilgiye göre, 1956 yılında Manisa'nın Salihli ilçesinde doğmuş...

Burslu okuduğu İzmir Koleji'ni bitirdikten sonra yüksek öğrenim için gittiği Ankara'da hem devrimci örgütlenmelerde yer almış, hem de sol yayınlarda çalışmaya başlamış, 12 Eylül darbesinden sonra 1981 yılında Ankara’da tutuklanmış, ağır işkencelere maruz kaldığı Mamak Askeri Cezaevi'nden çıktıktan sonra faaliyetlerini İzmir’de sürdürürken de tekrar tutuklanarak yıllarca çeşitli cezaevlerinde kalmıştı.

Hüseyin Aykol'un 1990'dan itibaren İstanbul'da kurucu ve yöneticisi olduğu Halk Gerçeği ve Yeni Ülke dergilerini sürgünde izlemek imkanım olmadı.

Ama 30 Mayıs 1992 tarihinde onun da katılımıyla yayına başlayarak günlük medya tarihinde bir çığır açan Özgür Gündem ve Özgür Ülke gazetelerinin sürekli izleyicisiydim.

Özgür Gündem'in yayınlanan 580 sayısının 486'sı hakkında dava açılmış, 20 davada kapatma kararı çıkmış, çalışan gazeteciler ve editörler toplam 147 yıl hapis ve 21 Milyar Lira para cezasına çarptırılmıştı.

Özgür Gündem'in mahkeme tarafından kapatılması ardından 28 Nisan 1994'te yayına başlayan Özgür Ülke gazetesi ise açılan dava ve verilen cezaların yanısıra Türkiye basın tarihinin en korkunç saldırılarından birinin hedefi olmuştu. 1994 yılında 2 Aralık'ı 3 Aralık'a bağlayan gece gazetenin İstanbul Kadırga’da bulunan teknik-merkez binası, Cağaloğlu’nda bulunan merkez bürosu ve Ankara bürosu aynı anda bombalı saldırıya uğramıştı.

Ersin Yıldız’ın yaşamını yitirdiği ve 23 arkadaşımızın yaralandığı olay ardından, gazetenin artık yayın yapamayacağı düşünülmeye başlanmıştı.

Ancak muhteşem dayanışma örneklerinden biri ortaya komuş ve değişik sosyalist dergi ve gazeteler bürolarını Özgür Ülke’ye açmıştı.

Daha bir yılını bile dolduramadan 2 Şubat 1995 günü kapatılan gazetenin toplam 247 sayından 220 sayısı hakkında toplatma kararı verilmiş, açılan davalar nedeniyle gazetenin 7 yazı işleri müdürü tutuklanmıştı.

Özgür Ülke'nin kapanmasından sonra Hüseyin Aykol, 1995'ten 1999'a kadar Yeni Politika, Özgür Yaşam.

Demokrasi ve Ülkede Gündem gazetelerinde de birinci derecede sorumlulukluk üstlendi.

Yine Hüseyin'in aktif katılımıyla 19 Nisan 1999'dan 24 Nisan 2000 tarihine kadar yayımlanan Özgür Bakış gazetesine ben de Brüksel'den "Sınırsız Bakış" başlıklı yazılarla sürekli katkıda bulundum.

Özgür Bakış'ta yayımlanmış tüm yazılarıma Sürgün Yazıları'nın yakında yayımlanacak olan 9. cildinde yer vereceğim.

O dönemdedir ki bir DGM tarafından Abdullah Öcalan için verilen idam kararının Yargıtay tarafından onaylanması üzerine yazdığım "İdama da hapse de hayır!"başlıklı yazımın 26 Kasım 1999 tarihli Özgür Bakış'ta yayımlanması üzerine Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılığı tarafından benim hakkımda da soruşturma açılmıştı.

Hüseyin ile mücadele birlikteliğimiz ve dostluğumuz, aynı mekanda olmasak da, benim "Vatansız" Gazeteci kitabımın birinci cildinin Türkiye'de Belge Yayınları tarafından yayılanmasının ardından daha da yoğunlaşarak devam etti. 12 Nisan 2011'de gönderdiği bir e-posta mesajında şöyle diyordu: "Önceki gün başladığım 'Vatansız' Gazeteci'yi bugun bitirdim.

Sizi biraz tanıdığımı sanıyordum, meğerse böylesine kıymetli birini tam anlamıyla bilmiyormuşuz.

Sizi yazmaya teşvik ettiğini sandığım Ragıp Zarakolu'na teşekkürler.

Lütfen yazmaya devam edin, ikinci bölümü bir an önce bitirin ki, hemen okuyalım.

Böylesine bir tanıklık, böylesine bir mücadele.

Yaptığınız her şey için teşekkürler...

Ha... bir de...

Evet bir İnci Tuğsavul olmasa, Doğan Özgüden kimbilir ne kadar eksik olacaktı.

Her ikinize 'iyi ki varsınız' diyorum." Vatansız Gazeteci'nin ikinci cildini okuduktan sonra da Hüseyin'in 12 Şubat 2012 tarihli Özgür Gündem'de "Doğan Özgüden 77 yaşında!" başlıklı bir yazısı yayımlandı.

Aynı gün gönderdiği bir e-posta mesajda da " İyi ki doğdunuz...

İnci ablaya da selamlar.

Ankara'ya geldiğinizde misafirim olursanız çok sevinirim" diyordu.

O dönemde yurt dışına çıkıp sürgündeki yoldaşları ve dostlarıyla bir arada olmayı çok istiyordu.

Ama sanıyorum pasaport almasına engeller çıkartıldığı için bu isteği bir türlü gerçekleşemedi.

Sürgünümüzün 46. yılı dolayısıyla Brüksel'de Ermeni dostlarımızın düzenlediği gece ile ilgili bir haber üzerine Hüseyin'in yolladığı e-posta mesaj şu cümleyle sona eriyordu: "Sizi ülkemizden alan, bizi sizsiz bırakan bu düzene lanet olsun!" Bir türlü bir araya gelememiş olsak da, Hüseyin'in iki önemli eseri benim de, İnci'nin de sürgün yaşamımızın onur verici belgeleri arasında yer aldı.

İlki 2012 yazındaydı.

Hüseyin'in İmge Kitabevi tarafından yayımlanan Aykırı Kadınlar (Osmanlı'dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri) adlı 231 sayfalık kitabında İnci Tuğsavul da yaşamı ve mücadeleleriyle tanıtılıyordu.

Hüseyin'in 2019 yılında yeniden mahkum olup hapse girmesi nedeniyle sınırlanan ilişkimiz, 2020 yılında özgürlüğe kavuşmasından sonra ikimizi de son derece mutlu kılan bir projeye katkı sürecinde yeniden hareketlilik kazandı. 31 Mayıs 2020'de yolladığı bir e-posta mesajda şöyle diyordu: " Mutlaka duymuşsunuzdur: 2020 yılı boyunca devam ettirilmesi planlanan "Apê Mûsa 100 Yaşında!" kampanyası kapsamında "Musa Anter Anıları" isimli bir kitap çalışması başlatıldı.

Anıların yer alacağı bu kitap, en kısa bir sürede derlenecek ve Aram Yayınları tarafından yayınlanacak.

Böylesi bir kitapta, sizin de mutlaka yer almanızı istiyoruz." Yer almaz olabilir miydim?

Musa Anter adını ilk kez İzmir’deyken 1959 yılında Kımıl şiiri üzerine bazı gazetelerde yapılan kışkırtıcı yayınlar nedeniyle duymuş, sonra şiiri getirtip okuyarak hayran olmuştum.

Yine İzmir’de TİP’in il örgütlenmesini yaptığımız 1962 yılında Kürt sorunu üzerine Yön’de Sait Kırmızıtoprak’ın, Barış Dünyası’nda da Musa Anter’in farklı görüşler ifade eden yazıları partili Kürt arkadaşlar arasında hayli tartışma konusu olmuştu. 1963’te İstanbul’a geldikten sonra bir yandan Türkiye İşçi Partisi'nin yapılanma süreci içinde, öte yandan Bâbîâli ortamında tanıdığım, mücadelelerini takdirle izlediğim Kürt şahsiyetlerindendi.

Benim bir yazımın da yer aldığı Apê Mûsa 100 Yaşında adlı kitabın sunuş yazısında Hüseyin şöyle diyordu: "Apê Mûsa 100 Yaşında!

Kürt basınının kurucuları Bedirxan ailesinden sonra, 'bu kulvarda faaliyette birkaç isim daha sayın' dense, ilk akla gelen kişi herhalde Musa Anter’dir.

Tarihin ironik bir cilvesi olsa gerek ki, Bedirxan ailesinin damadı olan Apê Mûsa, Kürt medyasının ikinci kuşağını neredeyse tek başına temsil etmekte.

Üçüncü kuşağı temsil eden ve dolayısıyla Musa Anter’in yerini doldurmaya çalışan bizler ise binlerce insanız.

İlk öncülerimizin ve ardından gelen Apê Mûsa kuşağının yerini doldurabilmek için gece-gündüz demeden ve canımız pahasına çalışıyoruz." Tüm baskılara, engellemelere ve giderek yoğunlaşan sağlık sorunlarına rağmen sevgili Hüseyin'in, Apê Mûsa kuşağının yerini doldurabilmek için nasıl özveriyle çalıştığının İnci de, ben de tanığıyız.

Şimdi sıra, Musa Anter'lerin, Celal Başlangıç'ların ve Hüseyin Aykol'ların yerini doldurmak için gece-gündüz demeden ve can pahasına çalışması gereken kuşaklarda...

İlgili Sitenin Haberleri