Haber Detayı

Film gibi hayat hikayesi: Okumayı reddetti 13 kitap yazdı
Güncel odatv.com
05/01/2026 07:00 (2 gün önce)

Film gibi hayat hikayesi: Okumayı reddetti 13 kitap yazdı

Çocukluğunda entelektüel dünyaya mesafe koyan, genç yaşta hayata kendi başına tutunan Salim Kadıbeşegil; üç kez iflasın eşiğinden dönüp yeniden ayağa kalkarak Türkiye’de kurumsal itibar yönetiminin öncülerinden biri oldu, bugün ise yazdığı kitaplarla deneyimini yeni kuşaklara aktarıyor.

Annesi, Türkiye’nin 1920’li, 30’lu yıllarında İngilizce biliyor, resim yapıyor, tenis oynuyor, ata biniyordu.

Özenle yetiştirilen genç kız, ailelerin gözde gelin adayıydı.

Henüz öğrenciyken Ziraat Mühendisi Seyfettin Kadıbeşegil’den gelen evlilik teklifini bir şartla kabul etti: Üniversiteye gidecekti.Seyfettin Kadıbeşegil de Atatürk Orman Çiftliğinin kuruluşunda çalışan, daha sonra Atatürk tarafından Almanya’ya gönderilen ziraat mühendislerindendi.

Almanya’da üç yıl meyvecilik konusunda eğitim alan, döndükten sonra Tarım Bakanlığında, fidanlıkların kurulmasıyla ilgili bir misyon üstlenerek ülkenin dört tarafında Devlet Üretme Çiftliklerini kuran Kadıbeşegil, tabii ki genç eşinin yolunu açtı.

Yazar, çevirmen, ressam Fahrunnisa Kadıbeşegil, önce Veterinerlik Fakültesine yazıldı, ancak bu mesleği sevmediğini fark edince Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nin İngilizce Filolojisi bölümünü okudu.Fahrunnisa Kadıbeşegil bir yandan okuyup bir yandan iki oğlunu en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırken, Seyfettin Kadıbeşegil Türkiye'nin neresinde ne ekileceğinin haritasını çıkarttı, organik tarım hakkında Almanca makaleler yazdı, Türkiye’nin ilk bağcılık kongresini düzenledi.

Ancak 1958 yılında, Salim Kadıbeşegil henüz 3,5 yaşındayken, geçirdiği bir kalp krizi sonucu bu güzel ailesini yalnız bıraktı.Emekli maaşı ile iki çocuğu yetiştirme telaşına düşen Fahrunnisü Kadıbeşegil en iyi bildiği çeviri işine sarıldı, Oluşum Dergisini çıkardı, evi aydınların buluşma noktası oldu.

Hayatı, çevirileri, dergi, resimle çok yoğunlaştı.Ergenlik çağındaki oğlu Ahmet Kadıbeşegil’e daha iyi sahip çıkmak için küçük oğlunu ilkokul ikinci sınıftan başlayarak yatılı okullarda okuttu.

Küçük yaşlardan itibaren evinden uzak büyümek, Salim Kadıbeşegil’de annesine, entelektüel dünyaya küskünlük yarattı.

Evini, annesini elinden aldığını düşündüğü entelektüel dünyaya inat hiç kitap okumadı.Liseyi bitirip tam evime kavuştum derken üniversiteyi İzmir’de kazanmasıyla yine yollara düştü.

İzmir’de bir süre gazetecilik yaptıktan sonra henüz 20 yaşındayken önce Turizm Bakanı Alev Coşkun’un basın müşaviri, ardından da Washington’da Basın Ateşe Yardımcısı oldu.

Hayatında büyük kırılma yaratan bu görevden sonra kendisine koyduğu hedeflere tırmanırken hep çevresindekilerden farklı oldu, ilkleri gerçekleştirdi.

Ticari anlamda üç kez battı, daha güçlenerek ayağa kalktı, seminerler, konferanslar verdi, kurumsal itibar yönetimi kavramının Türkiye’de tanınmasına öncülük etti.

Annesini elinden aldığına inanıp küstüğü entelektüel dünyaya inat kitap okumayan bu çocuk, biri İngilizce, 13 kitap yazdı.

Uzun yıllar halkla ilişkiler sektöründe öncülük yapan, RepMan İtibar Araştırmaları Merkezi Başkanı, Salim Kadıbeşegil ile hayatını, gelişimini, halkla ilişkileri, itibar yönetimini konuştuk.-Entelektüel bir dünyanın içinde büyümüşsünüz…Evimiz, Ankara Bağış Sokak 35 numara, bütün entelektüellerin, aydınların buluşma adresiydi.

Cemal Süreya'dan tut Asım Bezirci'ye kadar aydınların hepsi için vazgeçilmez bir buluşma noktasıydı.

İşte o buluşmaların içinden Oluşum Dergisi fikri çıktı.

Ve annem emekli maaşıyla o dergiyi 149 sayı çıkarttı.

Türkiye'nin kültür edebiyat dünyasında bilgi, birikim sahibi, düşünce üreten insanların buluştuğu bir oluşumdu. 2 bin 200’den fazla yazarı vardı.

Annem bu arada Dil Tarih Fakültesinin tiyatro bölümünü de bitirdi.

Oluşum Dergisi, tiyatro, resim, bir yaşam döngüsü içinde annemi meşgul etti.-Edebiyat dünyasının bu kadar içinde büyüyen çocuk, neden kitap okumayı reddetti?Evde benden 12 yaş büyük haylaz bir ağabeyim vardı.

Annem onunla ilgilenmek, evi döndürmek zorunda.

Benimle ilgilenemiyor bir şekliyle.

O yüzden kestirme yolu ne?

Bu yatılı okusun.

Beni ilkokul 2'deyken İstanbul'da bir yatılı okula gönderdi.

Dayanamadım tabii.

Nasıl isyan ettiysem ikinci dönem beni oradan aldı, Ankara Koleji'ne verdi.

Yatılı değil.

Çok mutluyum derken, 5. sınıfta tekrar yatılı verdi.

Evimi görüyorum, ama gidemiyorum.

Bu bende çok ciddi bir psikolojik travmaya neden oldu.

Beni yatılı okutuyor olması, annemle aramda bir soğukluk oluşturdu.

Sırf bu yüzden İngilizceden kaldım.

Annem de hazırlık okuyarak bir yıl kaybetmemem için beni hazırlık gerektirmeyen ama iyi İngilizce eğitimi veren, kendi okuduğu Özel Bursa Koleji'ne yazdırdı.

Yine yatılıyım.Ve orada ben entelektüel zenginliğin getirdiği dünyaya küstüm.

Önce kitaplardan uzaklaştım, futbol oynamaya, sonra sigara içmeye başladım.

İnadımdan, bir sene de sınıfta kaldım.

O küskünlük üniversite sınavlarına kadar devam etti.

Üniversite sınavlarına çalışmadan, laf olsun diye girdim.

İlk sene gazeteciliği kazandım İzmir'de. "Gitmem ben İzmir'e” dedim.

Uzun süre Ankara'dan, arkadaşlarımdan ayrı kalmışım. "Artık ben Ankara'da okumak istiyorum" dedim. 2. yıl hiçbir yer kazanamadım.

Allah'tan birinci yıl kazandığım yere annem kaydımı yaptırdığı için hakkım duruyor orada.

Kalktım İzmir'e gazetecilik okumaya geldim.-Ne olmak istiyordunuz aslında?Hiçbir şey.

Abim gazeteci olduğu için o bir şekilde beni gazeteciliğe bulaştırmak istiyordu, ama ben şu olacağım, bu olacağım diye düşünmüyordum.

Maalesef ortaokulda, lisede, üniversitede kaliteli bir eğitim aldığımı söyleyemem.

Bununla neyi kastediyorum?

Klasik müzik, konser, resim, heykel dünyalarının içinde bir şekliyle zevk alarak, anlayarak dolaşan, onlar hakkında yorum yapan veya sanatçıların dünyasında beş aşağı beş yukarı vizyon alabileceğin, bir bakışı yakalayabileceğin ortamdan hep uzaktım.

Yatılı okutmak iddiası nedeniyle sanki annemi cezalandırıyormuş gibi kendimi bunlardan uzak tuttum, ama ben kendimi cezalandırmışım.-Bu açığı kapatmak için çok çabaladınız mı?50'li yaşlarda, hayatımda geçmişten gelen bir boşluk olduğunu hissettim.

Reklamcı bir arkadaşımın kızı ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi İngiltere’de okumuş, Stefano D’Anna’nın asistanlığını yapmış üniversitede.

Ben de o zaman Şimdi Stratejik İlişim Zamanı kitabını yazmışım.

Ona da destek olsun diye "Çevirisini yapar mısın?" demiştim.Kitap görüşmelerini yaparken hayatımda duymadığım yazar Alain de Botton’dan söz ediyor.

Japon Mimar Tadao Ando’dan bahsediyor.

Adını hiç duymadığım ressam Jackson Pollock’un resimlerinin Picasso'dan çok daha pahalı olduğunu öğreniyorum.

Her şeyi biliyor.

En sonunda ben senden çok şey öğreniyorum, ama bu bedava olmaz dedim.

Ondan, vizyon danışmanlığı istediğimi, benim bunları ıskaladığımı söyledim.

Program yaptık, ressamlardan, yaşanmış öykülerden, yani onda ne varsa hepsinin sohbetini yaptık. 24 yaşındaki bir insandan danışmanlık aldım ve hayatımda çok şey değişti.-Hayatınızdaki kırılma noktasına gelelim…Üniversitenin 2. sınıfında Demokrat İzmir'de çalıştım, sonra Günaydın’da kaşeli olarak çalışmaya başladım. 3 - 5 kuruş para geliyor, “Yurt dışına gitsem de bir televizyonculuk meselesine kafayı taksam” diyorum.Günler böyle gelip giderken meşhur Ecevit Hükümeti kuruldu.

Turizm Bakanı Alev Coşkun oldu.

Coşkun’a tebrik telgrafı çektim.

Ertesi gün gazetenin telefonu çaldı.

Arayan Alev Coşkun. "Sen ne yapıyorsun?

Yarın sabah bende ol" dedi.

Özel bir haber verecek herhalde diye tamam dedim, ama gazete gitmek için para vermiyor.

Benim de param yok.

Çöp şişçi Topçu’nun bugünkü sahibi Servet, o zaman komi ya da garson orada.

Servet’ten 100 lira borç alarak Ankara’ya gittim.

Büyük bir heyecanla kalem, kağıt hazır, atlatma haber yapacağım diye abimle buluşup bakanlığa gittik.

Alev Coşkun, "Benim basın müşavirim ol.

Çok ihtiyacım var sana” dedi.

Abim “Salim'in yurt dışına gidip okumak gibi düşüncesi var” deyince, “Ben gönderirim onu.

Zamanında Ecevit de beni gönderdi, doktora yaptım ben” dedi.Ben döndüm İzmir'e.

Önce Servet’e gittim, borcumu ödedim.

Sonra gazeteye gidip, “Ankara'ya gidiyorum.

Basın Müşavir oldum ben” dedim.

Kimse inanmadı bana.-Kaç yaşındasınız?20.-İnanması güç tabii…Aysen ile evlendik.

Bir ay sonra Alev Bey çağırdı, “Hazırlığa başla yılbaşında Washington'a gidiyorsun” dedi.

Türkiye'nin ekonomisinin en kötü olduğu zamanlar, maaşlarımız 2-3 ay sonra geliyor.

Tabii o sürede gidiyorsun bankadan borç para alıyorsun.

Öyle bir döngünün olduğu dönemde Amerika’daydık. 1063 dolar maaşım vardı, 400 küsur dolarını ev kirasına veriyordum.

Sigortaları, falan daha ödemem gereken bir sürü şey var.

Ve ben yüksek lisans yapacağım. “Bir şekilde başlayayım.

Gittiği yere kadar gider” dedim.

Ve başladım. 2,5 sene sonra geri dönerken yarısına kadar yapmıştım.

Amaç bitirmek değildi.

Önemli olan o şeyin içine girmekti.

Pişman değilim o parayı harcadığıma, ama sonuçta Amerika'da Amerika’nın keyfini çıkartacak bir konforumuz olmadı.

Askeri darbe oldu 80'de.

Beni de geri çektiler.Tam o dönemde Ege Bölgesi Sanayi Odası, “Kamu Münasebetleri Şefi aranıyor” diye ilan verdi.

Ersin Faralyalı'nın yönetim kurulu başkanı olduğu dönem.

Başvurdum, aldılar beni.

Orada Ersin Bey ile çok güzel çalışmalar yaptık.

Daimi serginin kurulması, aylık yayına geçmesi, Amerika'da lobi yapıp Türk-Amerikan İş Adamları Konferansı'nın bir ayağının İzmir'e alınması… Hukukçular, siyasetçilerin katıldığı ekonomi zirveleri yaptık.

İstanbul Sanayi Odası'nın yaptığının benzeri Ege'nin 100 başarılı şirketini seçtik.

Sürekli bir şey üretiyorduk.-Orada mı öğrendiniz halkla ilişkileri?Amerika'daki 2,5 senede halkla İlişkiler işinin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve bu işi yapanların nasıl çalıştığını bizzat içinde yaşadım ve gördüm.

Ve tam bana göre meslek bu dedim.

Sanayi Odası’nda farklılıklara başladık.

İzmir'de ilk kahvaltılı basın toplantısını biz yaptık.EBSO’dayken, Yönetim Kurulu Üyemiz Şevki Figen, Halkla İlişkiler Müdürleri emekli olacağı için çok cazip bir iş teklifinde bulundu. “4 senelik Halkla İlişkiler okulunda okuduğum her şeyi bir yere koyuyorum.

Üstüne 2,5 sene Amerika'da halkla ilişkilerin bizzat doğduğu ve geliştirdiği, serpildiği yerdeki birikimi, gözlemimi, deneyimi üstüne koyuyorum, Turyağ'da 4 sene Şevki Figen ile çalıştığım dönemle kıyaslayınca, ben hiçbir şey bilmiyormuşum diyorum.

Halkla ilişkileri sıfırdan Şevki Bey'den öğrendim.Şevki Figen emekliye ayrılınca beni halkla ilişkilerden alıp, pazarlamaya vermelerine çok içerlemiştim.

Bu arada Bodrumlu arkadaşım Hasan Karakaya’nın önerisi ile üretimini Türkiye’de yapmak isteyen Alman Hipp bebek mamalarının temsilcisi oldum, ama bir şekilde mamanın üretimi burada yapılamayınca beni Almanya’ya davet ettiler.

Ancak gitmedim.

Ürün yönetimi, marka yönetimini orada öğrenme şansım oldu.Mart 1990’da ORSA Halkla İlişkileri kurduk.

ORSA bir laboratuvardı.

Biz şirketi çalışanlarla beraber yönetiyorduk.

Çalışanların da resmi ortak olduğu bir uygulama vardı.

Tabii bedel ödemeden.

Bir anayasa yaptık kendimize.

O benim halkla ilişkilerdeki yol yürüyüşümün en önemli belgesi oldu.

İzmir’de Halkla İlişkiler Derneği’ni kurdum.

Ticari anlamda üç defa battım.

Çünkü ben ticareti bilmiyorum.

Ticareti bilmeyince, muhasebeyi bilmeyince hayatı yönetemiyorsun.Kasım 93’de İstanbul’a gittik. 94 ‘te Irak krizi oldu Müşteri yok.

Ben o çevirmeli internetten dünyada halkla ilişkiler sektöründe kim ne yapıyora bakıyorum.

Günün birinde ICO'yu buldum orada.

International Communication Consultants Organization.

Belçika, İngiltere, Fransa, Hollanda, İtalya gibi 7-8 ülkeden halkla ilişkiler dernekleri bir araya gelmişler, yılın belli zamanlarında toplanıyor, mesleği nasıl geliştiririz, neresi eksik, neresi yanlış konuşmalarını yapıyorlar.

Çok ilgimi çekti 97 yılında Ali Saydam ile İngiltere'ye gittik.Bunlar halkla işler hizmeti veren bağımsız şirketlerin mesleki standartlarının geliştirilmesi ile ilgili bir denetim süreci geliştirmişler.

İngiltere'den bir denetim şirketi geldi.

Çok ciddi paralar ödedik bunlara, ama A'dan Z'ye önümüzü, eksiğimizi, kusurlarımızı görecek bir denetimden geçtik.

Ben Uluslararası Halkla İlişkiler Danışmanlıkları Birliği Yönetim Kurulu’nda Türkiye'yi temsil ettim.Sonra Koç Projesini alarak Türkiye'nin en büyük grubunun içindeki kültürle buluşmam, benim birkaç üniversiteyi bitirmişçesine gelişmemi sağladı.-İtibar yolculuğunuz nasıl başladı?2001 krizinde yine güç duruma düştük.

Krizin vurduğu öncelikli sektörlerden biri halkla ilişkilerdi.

Ya ne kadar süreceği belli olmayan fedakarlıklarla yola devam edilecekti ya da müşterilerin de onayı alınarak herkes kendi gemisini yüzdürecekti.

Ortak akıl ile ikinci yolu tercih ettik.

Hiçbir çalışanı mağdur etmeden yumuşak bir geçişle şirket ortaklıklarını sona erdirip yeni bir vizyonla yola çıktık.

Şirketin bu stratejik kararı ile birlikte ORSA halkla ilişkilerin operasyonel işlerinden çekildi ve sadece “danışmanlık” alanına odaklandı.

Ve kendime 5 sene verdim. 5 sene sonra tek başıma kalacağım ve sadece itibar yönetim işi yapacağım.

Bu sürenin sonunda itibar yönetimi danışmanlığı vermeye başladım.-İtibar yönetimi ne demek?İtibar yönetimini hala gazetelerde, televizyonlarda boy göstermek zannedenler var.

Aslında tam tersi.

İtibar toplumun duyarlıklarını kucaklayan kültür ve değerler üzerine inşa edilir.

Bunların küresel ölçekte karşılığının olması beklenir.

Bu nedenle toplum tarafından beğenilen ve takdir edilen bir kurum ya da lider olmak üzere tanımlıyorum.

Dört girdisi var.

Etik ve adil olmak, şeffaflık, sorumluluk ve hesap verebilirlik.-Annesine inat kitap okumayan çocuk kaç kitap yazdı? 13 kitabım var. “Yaşamda Ya İz Ya Da İs Bırakırsın”ın İngilizcesi de var.

Kitapları hep ben kendim için yazdım.

Bir şey biliyorum, unutmayayım diye yazdım.

Amerika'dan döndüğüm zaman Türkiye'de adından söz edilen beş halkla ilişkilerden biri olacağım dedim, oldum.

Kendime plan yapıyorum.

O hedefe ulaşmam için ne yapmam lazım?

Bir, kitabım olması lazım.

Halkla İlişkilerde Temel İlkeler kitabı o zaman çıktı.

Bunun bir meslek kuruluşu olması lazım.

İzmir'de var mı?

Yok.

O zaman meslek kuruluşu kuralım.

Akademik dünyayla bir bağlantım olması lazım.

Ne yapayım?

Akademisyen değilim ama gideyim ayda bir mesela ders vereyim.

Yüksek lisans dersi veriyorum.Sonra halkla ilişkiler seminerler vermeye başladım.

Seminer notlarımı Halkla İlişkiler Reçeteleri diye bir kitaba dönüştürdüm.

İstanbul'la tanıştıktan sonra halkla ilişkilerin İstanbul'da uygulandığı gibi olmaması gerektiğini düşündüm.

O zaman “Halkla İlişkilere Nereden Başlamalı” kitabını yazdım.

Bu kitabın 9 baskı yapması büyük bir çıkış yarattı bende. 2001 krizinde “Kriz Geliyorum Der” diye bir kitap yazdım.Kurumsal iletişim bir anda parlayınca, Türkiye'de insanlar halk iletişim ile kurumsal iletişim arasındaki farklılaşmanın nerede başlayıp nerede bittiğini göremiyorlardı. “Şimdi Stratejik İletişim Zamanı” diye bir kitap yazdım.

Anadolu Üniversitesi, itibar yönetimi konusunda bir kitaba ihtiyacımız var dedi, İtibar Yönetimini ders kitabı yazdım.

Hastalık dönemimde vakit boş geçmesin diye “Patronlar, CEO'lar ve Üst Düzey Yöneticiler İçin Kurumsal Dersler” diye bir kitap yazdım.

Gelmez Yola Gidiyoruz, Nereden Geldik De Başımıza Bu Dertleri Açtık, Ya Kuşlar Rüzgar Güllerine Çarparsa, Oyun Bitti kitabı var.

Oyun Bitti, Fütüristler Derneği tarafından en iyi yerli kitap olarak değerlendirildi.Odatv.com

İlgili Sitenin Haberleri