Haber Detayı
Vefatının 35. yılında... Cumhuriyet'in sesi: Adnan Saygun...
Feyziye Özberk yazdı...
6 Ocak, büyük bestecimiz Ahmed Adnan Saygun’un ölüm yıldönümü… Onu 1991 yılında kaybettik.
En büyük arzularından biri olan “Yunus Emre” oratoryosunun Ayasofya’daki temsili, ne yazık ki ölümünden dokuz gün sonra Hikmet Şimşek yönetiminde gerçekleşiyor. "Yunus Emre Oratoryosu”, Cumhuriyet Dönemi Türk Müziğinin en önemli ve en çok seslendirilen eserlerinden biridir.
Saygun, Atatürk'ün isteğiyle yaratılan ilk Türk operası “Özsoy”un da bestecisidir. 1971'de yürürlüğe giren Devlet Sanatçılığı Kanunu çerçevesinde ilk “Devlet Sanatçısı” unvanı Adnan Saygun'a veriliyor.
Adnan Saygun, eserleriyle yaşıyor… Müziğinin etkisi, değeri onu kişisel olarak tanıyanları, sevenleri aşıyor.
Onun için büyük bir emek harcayarak, özenli bir kitap hazırlayan Emre Aracı da aynı değerlendirmeyi yapıyor: “Saygun’un eserlerine karşı bilhassa yurtdışından olmak üzere ciddi yaklaşımlar olduğunu tespit etmek sevindirici.
Bunların başında şüphesiz Saygun’un temel eserlerinin sistematik bir şekilde kayıtlarının gerçekleştiriliyor olması büyük önem taşıyor.
Bu kayıtların uluslararası kataloglara da girmiş olması Saygun’un hep özlemini çektiği evrensel olabilme yolunda kalıcılığa ulaşması açısından büyük bir kazanç” TÜRK ULUSAL MÜZİĞİSaygun Türk müzik tarihine, “Türk Beşleri” olarak geçen bestecilerden biri… Türk Beşleri özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde eserleriyle kendilerinden söz ettirmiş beş Klasik Batı Müziği bestecisini bir arada tarif etmek için kullanılan uluslararası bir deyim...
Bu müzisyenler: Ahmed Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Necil Kazım Akses’dir.
Bu adlar, Türk müziği için çok önemlidir.Adnan Saygun, çok yönlü bir müzik adamı; besteci, kuramcı, araştırmacı ve müzik eğitimcisi...
Korodan operaya, senfoniden oda müziğine kadar müziğin her türünde besteler yapmış… Türk ulusal müziğini yaratma ideali için ömrü boyunca çalışmış.
Halk müziğini anlayabilmek, hissedebilmek için çok zor koşullar altında -bazen bir atın çektiği tahta arabayla- köylere kasabalara gitmiş… Oralarda yaşamış, araştırma yapmış; genç Cumhuriyet’in müziğinin nasıl olması gerektiği üzerinde ve bunun nasıl yaratılabileceğiyle ilgili fikirler geliştirmiş; vardığı sonuçları kitap ve makalelerle tartışmaya açmış; Cumhuriyet’e hizmet etmek için imkânsız denilenleri gerçekleştirmiş. 1973 yılından, “Birinci İstanbul Festivali”nin açılışında seslendirilen “Köroğlu Operası”nı Azerbaycanlı ünlü orkestra şefi Niyazi Takizade yönetmiş.
O günlerde bir gazetede yayınlanan demecinde ünlü şef, Köroğlu Operası için şunu der: “Saygun bu eserini öylesine bir Türkiye ikliminde yazmıştır ki, operanın tümü, burcu burcu Anadolu kokmaktadır.
Samimi olarak söylüyorum, Avrupa’nın pek çok ülkesinde Türklerdeki kadar iyi kompozitörler yoktur”KİŞİLİĞİNİ OLUŞTURAN İKİ ETKEN: BABASI VE MUSTAFA KEMAL 7 Eylül 1907 günü İzmir’de doğan Adnan Saygun’un annesi Zeynep Seniha Hanım, babası Mehmed Celaleddin Bey’dir.
Celal Bey, İzmir'in çeşitli okullarında matematik öğretmenliği yapar.
Celal Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin üyesi ve İzmir’de kurulan Milli Kütüphane’nin en önde gelen kurucularındandır.
Okumanın sağlayacağı aydınlığı geniş halk kesimlerinde yaygınlaştırmak ülküsü için ölünceye kadar çaba harcar.
Mücadeleci ve dürüst bir kişiliği vardır: Yunan işgalinde, Kütüphane’nin ismindeki "Milli" sözünün kaldırılmasını kabul etmez ve bir süre tutuklu kalır.
Ahmed Adnan; Balkan Savaşı yenilgisini izleyen göçlerin ve Yunan işgalinin acılarını ama aynı zamanda Çanakkale Savaşı’nın, Milli Mücadele’nin heyecanını, umudunu yaşayarak büyür.
İzmir’de herkes Anadolu’daki savaşın sonucunu heyecanla bekler.
Mustafa Kemal, kurtuluşun sembolü olmuştur. “O benim için bir ilahtı” diyor, Saygun: “O zamanlar Türkiye demek Mustafa Kemal demekti.
Öl dese hepimiz öleceğiz…” Saygun’un büyük kurtarıcıya olan bu inancı, sevgisi ilk operası “Özsoy”dan başlayıp, son eserlerinin en büyüklerinden biri olan “Atatürk ve Anadolu’ya Destan”a kadar çeşitli eserlerinde en güçlü şekilde ifadesini bulur.YUNUS EMRE ORATORYOSU 1938 yılında Atatürk’ün ölümüyle büsbütün yalnızlığa itilen Saygun, küçük memuriyet görevlerinin yanı sıra olgunluk dönemi eserlerinin ilki ve ilk Türk oratoryosu olan; “Bir ömür boyu düşündüm, bir hafta da yazdım” dediği, “Yunus Emre”yi, 1942’de tamamlar. “Yunus Emre” ilk defa 1946 yılında, milletvekili de olan şair Behçet Kemal Çağlar’ın özel çabaları sonucunda, İsmet İnönü’nün bizzat ilgilenmesiyle Ankara’da seslendirilir.
Bu seslendirme, Saygun’un 10 yıllık bir gözden düşme döneminden sonra yeniden olağanüstü bir zafer kazanmasıyla sonuçlanır.
Bestecinin ünü yurtdışına taşar. “Yunus Emre” Avrupa’da ve Amerika’da 5 ayrı dilde birçok kereler seslendirilir.
Yalnız Saygun’un değil Cumhuriyet dönemi Türk Müziğinin de en çok tanınan eseri haline gelir.
Haluk Bayülken, Yunus Emre Oratoryosu’nun 1958 yılında New York’ta ünlü şef Leopold Stokowski yönetiminde Birleşmiş Milletlerin kuruluş yıldönümü nedeniyle seslendirilişinde bulunmuştur.
Konserden sonra; konsere dudak bükerek gelmiş olan bazı ülkelerin temsilcilerinin, nasıl hayranlık içinde kaldıklarını; Birleşmiş Milletler’in koridorlarında Türk temsilcilerine nasıl bir başka saygı gösterilmeye başlandığını, “başlarının nasıl bir başka dik” olduğunu heyecanla anlatır.“Yunus Emre”den sonra, “Kerem”, “Köroğlu”, “Gilgameş” gibi üç büyük opera, “Atatürk’e ve Anadolu’ya Destan” gibi anıtsal bir koral eser, 5 senfoni, çeşitli konçertolar, orkestra, koro, oda müziği eserleri, vokal ve enstrümantal (sözsüz) parçalar, sayısız türkü derlemeleri, kitaplar, araştırmalar, makaleler birbirini kovalar.
SANATÇI, YAŞADIĞI TOPRAĞIN HAVASINDA YIKANMALI Sanat adamı öncelikle ne yapmalı?
Saygun’un bu soruya verdiği yanıt çok öğretici: “Ebediyetin cennetine erişebilmek için geçilecek kıldan ince köprüde bize bir tek şey yardım edebilir, inanmak… Toprağına inanmak, insanına inanmak, yalancılık yapmamak, çünkü bu defa ki dava büyüktür.
Mademki sanat adamı, üstünde yaşadığı toprağın hasretini ve o toprağın üstünde yaşayanların acılarını, zevklerini, iştiyaklarını duymak ve duyurmak istiyor, öyle ise kendisini, o toprağın hamurunda yeniden yaratması, o insanlarla bir kazanda kaynaması lazımdır.
Ve sanat adamı o hale gelecektir ki, artık ‘onlar ve ben’ değil ‘biz’ mevcut olacaktır.
Böyle olmadan, onlar namına konuşmaya ne hakkımız olabilir?
İşte bu yol ki hiç yalan kabul etmez, riyadan kaçar ve kendine ihanet edenleri mahkûm eder.
Öyle ise sanat adamına: arşiv depolarındaki malzemeyi ele almadan önce, yaşadığı toprağın havasında yıkanmak ve o toprağın üstünde nefes almaya hak kazanmaktan başka yol yoktur” SAYGUN’UN ÖLÜMSÜZ ESERLERİNİN GİZEMİSaygun’un yüreği kendi ulusuna ve de tüm insanlığa açıktır.
Öğrencilerine ve çevresindeki herkese karşı her zaman alçakgönüllü ve sevecendir.
Özellikle sanat konularında, ödün vermez, yılmaz bir savaşçıdır.
Müzik çalışmalarında kılı kırk yaran bir titizliğe sahiptir.
Zor beğenir.
Öğrencilerine, “İlk akla gelen müzik fikrinin her zaman ‘en güzel’ olamayacağı, güzelin de güzeli olduğu, dengeli ve anlamlı bir bütüne varmak için büyük özen ve titizlik gerektiğini” öğütler.
Saygun’un ölümsüz eserler yaratmasının sırrı müziğe bakış acısında gizlidir.
O ‘ilginç’ olmak, ‘yepyeni’ olmak için beste yapmıyor.
Böyle yapanları da uyarıyor: "En büyük hata, insanları şaşırtmak, yeni bir şey bulmak, gaye oluyor; yani, vasıtayı gaye haline getirmiş oluyorlar"O, insanlığın ulaştığı en yüksek bilgi seviyesini kavrayarak; içinde yetiştiği toplumun geçmişini bilip ona sahip çıkarak; geleceğin müziğini yaratmayı seçiyor. “Geleneklere ve toplumuna bağlı olmayan sanat köksüz bir ağaca benzer” diyor.
Taklidi ve izleyici olmayı reddediyor.
Öncelikle kendi ulusu olmak üzere tüm insanlığa ulaşmayı, onları aydınlatmayı amaçlıyor.
Kendi toprağında yeşeren ama tüm insanlığın beğenerek koklayacakları, köklerini toprağının derinlerine salmış bir çiçek olmayı yeğliyor: “Atatürk dünyanın her türlü ilminden, keşfiyyatından, terekkiyatında istifade edelim demiyor muydu?
Ama arkasından da asıl temeli kendi içimizden çıkarmamız gerektiğini ilave ediyordu.
Şu halde bizim Batı dediğimiz dünyanın musiki konusundaki her türlü bilgisinden, tecrübesinden yararlanmalıyız.
Aynı zamanda Osmanlı devri musikisini bilmemiz ve özellikle Anadolu’nun musikisini incelememiz ve yeni kazandıklarımızı o engin milli kültür hazinesinin birikimi ile kaynaştırıp yepyeni bir senteze varmamız, kendimize özgü bir çokseslilik yaratmamız, gücünü gene bu topraklardan alan yeni, geniş ölçüler içinde gelişmiş çağdaş bir düzeye ulaşmamız gerekir.
Milli kültür hazinemizde Osmanlı çağı musikisi de elbette vardır” O, BİR KUTUP YILDIZIDIR Kaybettiğimiz değerli bestecilerimizden Muammer Sun hocası Saygun’u kutup yıldızına benzetiyor: “O öyle bir merkez ki, gece karanlıkta bile yol gösteriyor.
Saygun bu anlamda bir kutup yıldızı benim için.
Yani ister istemez herkes, Saygun’a göre tartılacak… Nesine göre?
Saygun’un felsefi kimliğine, araştırmacı kimliğine, estetik açıdan olağanüstü müzik yorumu sahibi olarak besteci kimliğine, üretkenliğine, belki insan olarak, dürüst kimliğine bakılarak değerlendirilecek diye düşünüyorum” Sun, Saygun’un müziği, dünyada gittikçe artan bir değer kazanırken bir besteci ve düşünür olarak öneminin ülkemizde yeterince takdir edilmediğine dikkat çekiyor: “Adnan Saygun başta olmak üzere Türk Beşleri ve sonra gelen besteciler, kaynağını bizim geleneksel müziklerimizden alan, evrensel verilerden yararlanan yeni bir müzik yaratıyorlar.
Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin musikisidir.
Adnan Saygun’un telif haklarını, yani eserlerinin basım ve yayım haklarını Peer Musik Verlag adında bir Alman müzik kuruluşu almış.
Birçok eseri CD yapıldı.
Hem somut hem de soyut eserleri var.
Şimdi Avrupa’da bayrak gibi, el üstünde tutuluyor.
Eserleri, dünyanın her tarafında konserlerde çalınıyor.
İşte O, Atatürk Cumhuriyeti’nin dünyadaki temsilcisidir”ÇALIŞMAK ONUN İÇİN BİR SIĞINAKTIR Saygun, son nefesine kadar inanılmaz bir güçle sürekli çalışır.
O çalışırken sanki başka bir dünyaya gider, beste yaparak dertlerden, acılardan uzaklaşır; dinlenir.
Çalışmak onun için bir sığınaktır, direnme mevziidir.
Saygun’un bu olağanüstü çalışkanlığı; müzik yeteneği, akıl ve yaratıcı güçle birleşince, görkemli eserler ortaya çıkar.
Bu eserlerin yaratılmasında; Atatürk'e ve devrimlere duyduğu içten sevgi ve bağlılığın etkisi büyüktür.
Son nefesine kadar müziğe, ülkesine bir şeyler vermek için çalışan Adnan Saygun, orkestra şefi Rengim Gökmen’in dediği gibi: “Yalnız müzik kültüründe değil, bütün kültür yaşantısında, Anadolu’nun değerleriyle evrensel anlamda bir şeyler söyleyebilmenin bir simgesidir” Kaynak: Feyziye Özberk, Bilim ve Ütopya Dergisi 155. sayı, Mayıs 2007, İz Bırakanlar: “Büyük Türk Bestecisi Adnan Saygun” Odatv.com