Haber Detayı

‘Ankara Prensi’ Cemal Süreya
özgürlük meydanı aydinlik.com.tr
09/01/2026 00:00 (17 saat önce)

‘Ankara Prensi’ Cemal Süreya

Tüm para sıkıntısına karşın, Yeminli Mali Müşavirlik olanağı çıktığında, bu hakkı elde etmiş sayılı kişilerden biri olduğu ve parlak teklifler aldığı halde bu seçeneği hiç düşünmez. Fakat -küçük ya da büyük olsun- yayın dünyasından gelen önerilere açıktır.

Bu “Ankara Prensi” unvanını Cemal Süreya’ya, Sivas’ta yakılan aydınlarımızdan sevgili şairimiz Metin Altıok vermiş...

Cemal Süreya’nın yaşamının önemli bir bölümü, Ankara'yla iç içedir.

Ankara'da Meclis'in yakınındaki parka, onun adı verildi.

Parkta heykeli ve şiirleri var.

Bu kadarı yeterli mi?

Bence değil.

Ankara, Cemal Süreya için daha fazlasını yapmalı… Cemal Süreya’yı, 9 Ocak 1990’da 59 yaşında kaybettik.

O, çok yönlü devrimci aydınlarımızdan biriydi.

Sosyalistti.

Yaptığı her işe dört elle sarılan, çok zeki, dürüst, çalışkan ve başarılı bir insandı… Arkadaşlığa, dostluğa, edebiyata, politikaya, ince şakalara tutkun… Aslında bir değil, birçok Cemal Süreya vardı.

Şair, denemeci, dergici, maliyeci olarak bilinen yönleriyle olduğu kadar, hayatının ve kişiliğinin bilinenden çok bilinmeyen yönleriyle farklı Cemal Süreya'lar… Cemal Süreya, hem şiiriyle hem de şiiriyle yarışan düzyazılarıyla, bir kuyumcu gibi işlediği Türkçeyi zenginleştirmiş, güzelleştirmiştir.

O bir Türk şairidir ama aynı zamanda bir dünya şairidir.

Ülkü Tamer şiirinde onu: “Atlas Okyanusu'nda Fırat'ın Salı Zap suyunda Alp çiçeği” olarak betimlemişti.

Cemal Süreya Ortadoğu kültürü diyebileceğimiz kendi birikiminin yanı sıra çok iyi bildiği Batı kültüründen, şiirinden de beslenmişti.

Cemal Süreya’nın üniversite yani gençlik yılları Ankara'da geçer.

O günlerin gözde fakültesi Mülkiye’de öğrencidir.

İstanbul Haydarpaşa Lisesi'ni, parasız yatılı olarak okuduğu, pekiyi notuyla bitirir.

Mülkiye o yıl Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) adını almış, burs da veriyor, Cemal Süreya çok bilinçli olmasa da Siyasal'ı seçer.

Öğrenci sayısı 400.

İlk öğrencilerden biri olarak kaydını yaptırır ve yıl kaybetmeksizin en zor bölüm olduğu söylenen maliye-iktisat bölümünü bitirir.

Yayımlanan ilk şiirini de Ankara'da yazar: “Şarkısı Beyaz”, 8 Ocak 1953’te Mülkiye Dergisi’nde, Ankara’da yayımlanır.

Bu fakültenin şairimiz üzerinde rolü olmuş mudur?

Cemal Süreya geçmişini değerlendirirken, Siyasal’lı yılların yaşamındaki rolünün önemli olduğunu açıklıyor: “SBF'nin koridorları, hayatımda sözcüğün tam anlamıyla belirleyici bir rol oynamış.

Sanat oluşumumda da düşüncemde de orada geçirdiğim dört yıl bir doğrultu yaratmış. “Mülkiye'de herkes izlerdi politik tartışmaları. (…) Politik gerginlik vardı o dönemde, tartışma vardı; partiler arasındaki sürtüşme ilericilik gericilik kavgası haline gelmişti.

Buna hocalar da katılıyorlardı. (…) ama ben hiçbir zaman sözcüğün dar anlamıyla siyasetçi olmadım.” ÜÇ GENÇ ŞAİR Cemal Süreya, Muzaffer İlhan Erdost, Ahmed Arif üç genç şair, yakın arkadaştır.

O yılların önemli gazetesi Pazar Postası’nda yönetici olan Muzaffer İlhan Erdost dostluklarını özlemle anımsıyor ve anlatıyor: “Ahmed Arif Medeniyet'i (başka bir gazete) bağladıktan sonra Rüzgârlı Sokak'ta Ulus'un basıldığı basımevine gelirdi.

Ankara'daysa Cemal de gelir, birlikte ‘gecelerdik’.

Tüm gece konuşulurdu.

Gazetenin baskısı erken biterse, çıkar, Kızılay'a kadar yürürdük.

Konuşarak.

Kimi zaman Sıhhiye'ye kadar yürür, ben ordan geri dönerdim. “Geceler boyu ne konuştuk, nelerden konuştuk, şimdi tam çıkaramıyorum.

Ahmed Arif severdi anlatmayı. ‘Mavzerine Şiir Doldurur’ yazım, onun anlattıklarıyla dokulanmıştır.

Cemal de severdi konuşmayı.

Son yıllarında da haftanın belirli günlerinde, belirli yerlerde dostlarla bir araya gelmek, konuşmak Cemal'in yaşamının giderek ayrılmaz bir öğesi olmuştu.

Bu masalar arasında uçuşan, toplanan ve dağılan düşümsü düşünceler Cemal'in düşünsel ve şiirsel yaşamını devindirmede belirleyici olmaya başlar. “Tanrıyı sorgulayan ve Bektaşi söylemlerini anımsatan ‘Üstü Kalsın’ böyle bir ortamda ya da böyle bir masada hesap ödeme anında uç vermiş gibi gelir bana. “Ölüyorum tanrım Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür Biliyorum tanrım Ama, ayrıca, aldığın şu hayat Fena değildir.

Üstü kalsın.” Tutkuyla sevdiği, çocuğum dediği, zorunlu aralarla hep çıkarmaya çalıştığı dergisi, Papirüs'ün ilk sayısını, Ağustos 1960’da Ankara'da yayınlar.

Ankara'da âşık olur: “Bende tarçın sende ıhlamur kokusu Az mı dolandık Başkentin sokaklarında Ama işte şölenin kaçınılmaz acısı Bizim payımıza düştü sonunda” Sonraki yıllarda Maliye Tetkik Kurulu üyesi olarak Ankara'ya tayin edilir.

Tarih 20 Mart 1972'dir.

Terfi eden, takdir edilen bir memur olarak onur duyar.

Oda arkadaşı Nazif Kocayusufpaşaoğlu ile birlikte Maliye Dergisi'ni yeniden canlandırırlar.

Derginin ömrü uzun olmaz.

Çünkü yaptıkları tahlillerden bazı çevreler rahatsız olur.

ANKARA İÇİN ŞİİR DE YAZAR “Ankara Ankara.

Ey iyi kalpli üvey ana!” Neden üvey ana betimlemesi, hem de iyi kalpli?

Onun şiirinde hep yaşamı, duyguları uç verir.

Kötü ve iyi kalpli iki üvey anası olmuştur, gerçekten.

İyi yürekli olan ikinci üvey annesini de Ankara’yı da çok sever.

Üvey annelerle, yatılı okullarla, yalnızlıkla, yoksullukla, sürgün olmanın ezikliğiyle geçen çocukluğuna anne özlemi damga vurur.

Bu kaybın acısı giderek büyür, derinleşir, yaşamına kök salar.

Kişiliğine, şiirine siner.

Sevdiği her kadında annesini arar: “Annem çok küçükken öldü beni öp, sonra doğur beni.” O yalnızca şiiri değil şairleri de sever.

Ülkenin en genç şairlerinden, dünyanın en ücra köşesindeki şairlere kadar geniş bir ilgi alanı vardır.

Üstelik yalnızca şiirleriyle de ilgilenmez şairlerin, bütün hayatlarıyla ilgilidir.

Ankara şiiri de ilk dizelerinde adı bu kentle örtüşen büyük Türk’le, Mustafa Kemal'le ve çok sevdiği şair, yazar adlarıyla başlar, devam eder.

Tabii Ankara da dizelerde şairce yerini alır. “Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem, Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i Bir de Fethi Naci'yi ve elbet Mustafa Kemal'i Ankara Ankara” KÜRT VE SÜRGÜN OLMAK Cemal Süreya fakülte eğitimi sürecinde, küçük bir entelektüel grup içinde yer alır.

Kürt ve sürgün olduğundan Muzaffer Erdost, Hasan Basri Gültekin, Sezai Karakoç gibi en yakın arkadaşlarına bile söz etmez.

Papirüs'ü çıkarırken Muzaffer Erdost'un bu sorunu ele alan bir yazısından rahatsız olur ve yayımlanmasını istemez. “Bu konuyu şimdi deşmeyelim, çok insan ölür sonra”, der.

Ülkesi için duyduğu kaygıyı, kişisel acılarının üstünde tutar.

Tüm para sıkıntısına karşın, Yeminli Mali Müşavirlik olanağı çıktığında, bu hakkı elde etmiş sayılı kişilerden biri olduğu ve parlak teklifler aldığı halde bu seçeneği hiç düşünmez.

Fakat -küçük ya da büyük olsun- yayın dünyasından gelen önerilere açıktır.

Bu işlerin tüm zamanını almamasına özen gösterir.

Çok onurlu aynı oranda da çok kırılgandır.

Bir yayınevi genel müdürünün yaptığı çeviriye ilişkin olarak “Cemal Bey, daha düzgün bir Türkçeyle yazamaz mısınız?” sözü üzerine kısa süre önce üstlendiği yönetmenlik işini, maddi sıkıntıları da varken, anında bırakır.

Türkçenin en büyük şairlerinden birine böyle bir söz söyleme cüretini o kişi nasıl oldu da kendinde buldu!

Doğrusu ben bunu açıklayacak söz bulamıyorum.

Tabii o genel müdürün Türkçe bilgisi konumuz dışında! 2000'e Doğru'da çok mütevazı ücretlerle çalışırken başka yayın organları Cemal Süreya'ya 2000'e Doğru'dan ayrılması koşuluyla sekiz kat yüksek ücret önerirler, düşünmez bile, anında “2000'e Doğru'dan ayrılamam.” der.

Cemal Süreya Darphane ziyareti.... ‘KUYRUKLU BİR YILDIZ GİBİ GEÇTİ DARPHANE’DEN’ Darphane'de müdürlük yaptığı süreçte, üzerinde altının tozunun bile kalmamasına gösterdiği özen bir söylenceye dönüşmüştür.

Onun değerleri arasında mevki, mal, mülk, altın, para gibi kavramlar yoktur.

Darphane'nin gelirlerini artırmak için olağanüstü çaba harcar.

Bakanlığa yeni öneriler götürür.

Bu öneriler bir grup sarrafın zararınadır.

Onu satın alamayacaklarını anlayan sarraflar, Bakanlığa ulaşır ve işlerini hallederler.

Bakan, amacı Süreya'yı görevden almak olan, bir teftiş ziyareti yapar.

Onun bu teftiş sonunda, Maliye Bakanı'na verdiği şairce yanıt: ince, zekice ve hoştur… Bu teftiş ziyaretini Cemal Süreya'dan dinliyoruz: “Bakan Darphane'ye gazap içinde girdi.

Boyuna bağırıyordu: 'Kapalı yerleri gösterin bana!' Maliye Bakanı için kapalı yer mi olur!

Her yer gösterildi. (…) Bakan tam arabaya binerken parmağımı kaldırarak herkesin duyabileceği bir sesle şöyle dedim: 'Beyefendi, bir kapalı yer daha vardı, ama onu size gösteremeyiz…' Bakan şaşırdı, bir an ne yapması gerektiğine karar veremedi.

Hemen ekledim: ‘O da bizim gönlümüz…’ Bir an baktı ve arabasına süzüldü.” İki gün sonra Bakanlıktan Darphane'nin pis olduğunu bildiren bir yazı gelir.

Yanıt, cesurca ve yine şahane: “Evet o gün Darphane gerçekten pisti.

Ama tarihinde ilk kez olarak ve bir-iki saat…” Beklenen sonuç gerçekleşir, Darphane müdürlüğünden alınır ve Maliye Tetkik Kurulu'na geri döner.

On üç yıl sonra bir kez daha yolu düşer Darphane'ye.

Gidiş nedeni grevde olan işçileri desteklemektir.

Grevci işçileri ziyaret eder, sorunlarını dinler. 2000'e Doğru'da grevi yazar.

Grevci işçiler, onu uğurlarken aralarında konuşurlar: “Kuyruklu bir yıldız gibi geçti Darphane'den.” ARKADAŞLIK, DOSTLUK Arkadaşlık, dostluk onun için kutsaldır.

Tüm içtenliğiyle bağlanır.

Belki de bu nedenle ilişkilerinde çok kırılgandır.

Atilla Özkırımlı'ya göre hoşgörünün en somut simgesidir Cemal Süreya.

Bağışlayıcıdır.

Küçük bir davranış, tatlı bir söz yeter bütün kalleşlikleri unutmasına.

İyi olan yanlarıyla sever çünkü insanları. “Hayır” demesini bilmediği için başına gelmeyen kalmamıştır.

Yitirilen değerlerden kimilerinin izi ne yazık ki silikleşirken Cemal Süreya'nın izi yıllar geçtikçe belirginleşiyor.

Yapıtlarıyla, dillerde gezen, TV dizilerine bile giren dizeleriyle, sevgili şairimiz Cemal Süreya yaşıyor...

Yunus Emre'nin de dediği gibi: “Ölürse tenler ölür Canlar ölesi değil” Kaynak: Feyziye Özberk, “Cemal Süreya, Papirüs Düşçüsüyle Buluşma”, Kaynak Yayınları, Boyalıkuş - Edebiyat, 2016, İstanbul.

İlgili Sitenin Haberleri