Haber Detayı
İran müzakere için neden Türkiye'yi istemiyor?
İran, müzakereleri İstanbul’dan Umman’a taşıyarak dosyayı “nükleer” başlığına kilitlemek; ABD’nin balistik füzeler ve bölgesel gruplar üzerinden kurabileceği çok taraflı baskıyı boşa düşürmek ve savaş ihtimalini yüksek gördüğü bir dönemde masa şartlarını kendi lehine kontrol etmek istiyor.
İran’ın İstanbul’da yapılması konuşulan görüşmeleri Umman’a taşıma tercihi, “coğrafya”dan çok “müzakere mimarisi” meselesi.
Tahran, müzakerenin hangi dosyaları içereceği, kimlerin masaya yaklaşacağı, hangi psikolojik atmosferde yürüyeceği ve hangi sonuçların iç kamuoyuna nasıl satılacağı gibi unsurları mümkün olduğunca kontrol etmek istiyor.
Bu yüzden “İstanbul mu Maskat mı?” sorusu, İran açısından “Türkiye’yi sevmek/sevmemek” değil; görüşmenin nükleer dosyayla sınırlı kalıp kalmayacağı ve ABD’nin dosyayı genişletme hamlesinin ne kadar kolaylaşacağı sorusudur.
İran’ın hedefi: “dar dosya – büyük ödül” formülü İran’ın ideal pazarlığı şudur; Nükleer alanda sınırlı/teknik bir uzlaşı karşılığında yaptırımların önemli kısmının kaldırılması.
Bu yaklaşımın iki nedeni var.
Pazarlık edilebilir alan ile pazarlık edilemez alanı ayırmak.
İran, nükleer programı “müzakere edilebilir” bir dosya gibi sunabilir; çünkü nükleer alan teknik dil, doğrulama, takvim, denetim gibi pazarlık araçları üretir.
Buna karşılık balistik füze programı ve silahlı grup ağları, İran’ın gözünde rejimin güvenlik sigortasıdır.
Bu iki başlık masaya girerse, İran’ın “caydırıcılık omurgası” tartışmaya açılır.
Kazanımı somutlaştırmak.
Yaptırımların gevşemesi, İran ekonomisi ve iç siyasetinde “hemen hissedilen” bir sonuç üretir.
Füze/silahlı gruplar alanında taviz ise İran’ın güvenlik bürokrasisi açısından “geri dönüşü zor” bir kayıp sayılır.
Bu nedenle İran, müzakereyi nükleere sıkıştırıp, ödülü büyütmek ister.
Müzakere mekanı seçimi de bu daraltma stratejisinin parçası.
ABD’nin hedefi: “paket anlaşma” ile İran’ı bütüncül sıkıştırmak ABD perspektifi, özellikle son yıllarda daha “bütüncül güvenlik” okumasına kaydı.
ABD'ye göre Nükleer, balistik füze, vekil güçler bir arada ele alınmalı.
Bu tutumun arkasında iki mantık var.
Nükleer sınırlansa bile İran’ın bölgesel etkisi devam ediyor düşüncesi.
Washington, İran’ın vekil ağları ve füze kapasitesi sürdükçe, bölgede “düşük yoğunluklu çatışma” kapasitesini koruduğunu varsayar.
Ve anlaşmayı kalıcılaştırma arayışı.
ABD, yalnız nükleer alanda bir mutabakatın kısa vadede “teknik rahatlama” sağlayıp uzun vadede tekrar kriz üretebileceğini düşünür.
Bu yüzden dosyayı genişletmek istiyor.
İran ise tam bu noktada alarm durumuna geçiyor. “Paket” masası, İran’a göre “konu büyüdükçe tavizlerin katlanması” anlamına gelir.
Bu nedenle İran, mekan üzerinden bile olsa dosyayı genişletme ihtimalini aşağı çekmek istiyor.
Umman hattı: Sessizlik ve süreklilik Umman’ı İran’ın gözünde değerli kılan şey sadece tarafsız imajı değil; daha önemlisi sessiz diplomasiye uygun çalışma tarzı ve süreklilik üretmesidir.
Umman görüşmeyi teknikleştirir.
Kamuoyu baskısı ve medyatik gürültü azaldıkça, nükleer dosyayı “teknik detaylar” üzerinden götürmek kolaylaşır.
Arka kapı diplomasisini mümkün kılar.
Taraflar “maksimalist” açıklamalar yapmadan, adım adım ilerleme denemeleri yapabilir. “Devam eden süreç” hissi verir.
İran, 12 Gün Savaşı’na giden dönemdeki müzakere hattını “yarım kalmış bir dosya” gibi yeniden canlandırmak istiyor.
Bu, hem diplomatik meşruiyet üretir hem de “biz zaten belli bir yerden devam ediyoruz” diyerek gündemi dar tutmaya yarar.
Bu açıdan Umman, İran’ın istediği şeye uygun.
Yani görüşmelerin eksenini nükleer dosyada tutmak.
Türkiye/İstanbul neden daha riskli görülüyor?
İran’ın İstanbul’u tercih etmemesi çoğu zaman “Türkiye’ye güvensizlik” diye okunuyor; ama daha gerçekçi okuma şu.
İstanbul gibi bir merkez, İran’ın aradığı “dar dosya” stratejisine karşı daha geçirgendir.
İstanbul’un İran açısından riskleri şunlar; Görünürlük ve simgesel baskı.
İstanbul’da müzakere, daha fazla medya ilgisi, daha fazla diplomatik trafik ve daha fazla “kuliste çoğalma” demektir.
İran, pazarlığı teknik tutmak isterken süreç “siyasi bie şölene” dönüşebilir.
Formatın kolay genişletilmesi.
ABD’nin “bölge ülkeleri de sürece dahil olsun” yaklaşımı, İstanbul gibi yoğun diplomatik ağlara sahip bir yerde daha kolay işletilebilir.
Resmi masaya oturmasalar bile, “yan toplantılar, eş zamanlı istişareler, perde arkası mesajlar” artar.
İran bu durumu, ikili pazarlığı çok taraflı baskıya çevirecek bir kaldıraç olarak görüyor.
Türkiye’nin aktif bölgesel pozisyonu.
Türkiye, bölgesel dosyalarda aktif bir aktör.
İran, arabulucunun “fazla görünür” olmasını istemez; çünkü görünürlük arttıkça masanın çevresi kalabalıklaşır ve gündem genişler.
Yani İran için İstanbul’un problemi “Türkiye” değil; Türkiye'nin çok katmanlı diplomasiye açık doğasıdır.
İran’ın “baskı koalisyonu” korkusu Haziran’daki İran’a yönelik saldırı sonrasında bazı bölge ülkelerinden açık ve sert bir kınama gelmemesi (veya daha temkinli, dengeli ifadelerle geçiştirilmesi), İran’da şu algıyı güçlendirdi; “Bölge başkentleri ABD’ye karşı net duramıyor; o halde ABD, bu ülkeleri İran’a karşı masada bir baskı unsuru olarak kullanabilir.” İstanbul'da gerçekleşmesi planlanan görüşmelere Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin de davet edildiği biliniyor.
Bu algı, özellikle füzeler ve vekil güçler dosyasında kritik.
Çünkü bu iki dosya, bölge ülkelerinin doğrudan güvenlik kaygılarına temas ediyor.
İran açısından şu risk doğuyor; ABD, bölge ülkelerinin “endişelerini” müzakere masasına taşıyarak, İran’ın füze kapasitesi ve vekil ağlarına desteğini, “sadece ABD’nin talebi” olmaktan çıkarıp “bölgesel konsensüs baskısı” gibi sunabilir.
İran için bu, müzakereyi ikili pazarlıktan çıkarıp çok taraflı sıkıştırmaya dönüştürür.
Umman’da bunu yapmak daha zordur; İstanbul’da ise masa genişleyeceği için daha kolay hale gelebileceğini düşünüyor.
Savaş kaçınılmazken masayı lehine tutma refleksi İran’ın davranışlarını anlamak için şu varsayımı ciddiye almak gerekiyor.
Tahran, belirli bir aşamadan sonra çatışma riskini yüksek görüp, diplomasiye “krizi yönetme” aracı olarak bakıyor olabilir.
Bu durumda İran’ın amacı, masadan büyük bir stratejik dönüşüm üretmek değil; masayı kendisi için en az maliyetli hale getirmektir.
Bu psikoloji şu sonuçları doğuruyor.
Nükleer dosyada sınırlı taviz verilebilir, çünkü karşılığında yaptırım rahatlaması alınabilir.
Füzeler/vekiller alanında taviz verilmez, çünkü savaş ihtimali artıyorsa bu unsurlar daha değerli hale gelir.
Mekan ve format kontrolü daha önemli hale gelir; çünkü masanın kontrolü, savaş/çatışma ihtimaline karşı bir tür “zarar azaltma” mekanizmasıdır.
Bu nedenle İran, görüşmeyi Umman’a çekerek gündemi daraltıyor, masayı sakinleştiriyor ve üçüncü taraf baskısını azaltıyor.
Böylece çeride “nükleer dosyada ekonomik kazanım” anlatısı kurup güvenlik bürokrasisinin kırmızı çizgilerini masadan uzak tutmayı hedefliyor.
İran’ın stratejisi “tek seferde her şeyi çözmek” değil, kademeli kazanım üretmektir.
Önce nükleer dosyada sınırlı bir mutabakat, bunun üzerinden yaptırım gevşemesi, ardından gerilimi yöneterek alan kazanma.
ABD’nin stratejisi ise bunun tersine yakın.
Dosyaları birleştir, pazarlık paketini büyüt, İran’ın bölgesel kapasitesini de aynı anlaşmanın içine sıkıştır.