Haber Detayı
Sıcak suların üzerinde kurulan şehir: Sofya
Roma taşlarının gölgesinde bir Osmanlı camisi, birkaç sokak ötede Sovyet mirası bir anıt, hemen yanında çağdaş kafeler… Sofya, bir tarih atlası gibi: Üst üste binmiş çağlar, aynı meydanda yan yana duruyor.
Geçen hafta Sofya’da yürürken şunu hissettim: Bu şehir kendini bir kerede anlatmıyor; adım adım açılıyor.
İlk bakışta “sakin bir Balkan başkenti” gibi dursa da birkaç saat içinde Roma döneminin taşlarına basıyor, ortaçağ kiliselerinin avlusuna giriyor, Osmanlı’dan kalma minarenin gölgesinde dinleniyor, sonra geniş bulvarlardan geçip modern bir Avrupa metropolüne karışıyorsunuz.Sofya’nın en büyük sürprizi, tarihin müze vitrininde değil, şehrin gündelik akışında duruyor oluşu.
Metro çıkışında karşınıza bir antik yol kalıntısı çıkabiliyor; bir devlet binasının önünde Bizans’tan kalma bir kilise; birkaç sokak ötede 20. yüzyılın sert mimarisi… Sofya, “tek dönemlik” bir şehir değil; çoğul bir hafıza.Serdika’dan Sofya’ya: Şehrin kuruluş hikâyesiBugünkü Sofya’nın kökleri, antik çağlara uzanıyor.
Şehrin erken döneminde bölgede Trak topluluklarının yaşadığı; özellikle Serdi adlı bir kabileyle ilişkilendirilen yerleşimin zamanla Serdika (Serdica) olarak anıldığı kabul ediliyor.
Bu coğrafyanın kaderini belirleyen en kritik unsur ise, kentin neredeyse “doğal altyapısı” sayılabilecek termal kaynaklar: Şehir, sıcak suların ve verimli bir havzanın çevresinde büyümüş.Roma döneminde Serdika, stratejik yolların kesiştiği bir merkez hâline gelmiş.
Bugün şehir merkezinde görülebilen antik kalıntılar (özellikle “Largo” çevresi ve yer altı arkeoloji alanları) bu dönemden izler taşıyor.
Sofya’nın “şehir olma” iddiası burada başlamış: Yol, su, ticaret, idare.Tarihteki önemi: Bir kavşak, bir eşik Sofya’yı haritada bir noktadan ibaret sanmak hata olur; burası Balkanlar’ın geçit noktalarından biri.
Kuzey–güney ve doğu–batı akışlarının kesiştiği bir iç hat üzerinde yer alması, kenti yüzyıllar boyunca hem cazip hem tartışmalı kılmıştır.
İmparatorluklar için Sofya, çoğu zaman bir “kapı”dır: Anadolu’ya, Orta Avrupa’ya, Ege’ye açılan kapı.Osmanlı döneminde şehir uzun süre Rumeli’nin önemli merkezlerinden biri olmuş, ticaret, zanaat ve idare açısından değer kazanmış. 19. yüzyılın son çeyreğinde Bulgaristan’ın modernleşme süreciyle birlikte Sofya’nın rolü değişmiş ve 1879’da başkent olmasıyla şehir, yeni bir ulusal anlatının merkezine yerleşmiş.
Sofya’nın tarihsel önemi, “sadece eski olması” değil; sürekli yeniden kurulması.
Her dönem kendi izini bırakmış, şehir de o izi bütünüyle silmeyip bir sonraki katmana dönüştürmüştür.Şehrin siluetine damgasını vuran Aziz Aleksandr Nevski Katedrali, bu hikâyenin en güçlü simgelerinden biri.
Birkaç sokak ötede kiliseler, cami ve sinagog aynı şehir dokusunda yan yana durur.
Farklı inançların ve dönemlerin izleri, gündelik hayatın doğal bir parçası gibi görünür.Sofya’nın asıl etkileyici yanı da burada ortaya çıkar.
Bu şehir gösterişli değildir; ama dikkatli bakana çok şey anlatır.
Bazen kaldırımın altındaki bir Roma yolu, bazen bir mozaik parçası, bazen de bir meydanın ortasında yükselen sert bir blok bina… Hepsi aynı soruyu düşündürür: Bu şehir kaç kere değişti, kaç kere yeniden başladı?Roma’dan bugüne uzanan izler Şehir merkezindeki Largo bölgesi, bu sorunun en somut yanıtlarından biridir.
Cam korumaların altında görülen Roma dönemi kalıntıları, Sofya’nın sadece yüzeyde değil, yer altında da yaşayan bir şehir olduğunu hatırlatır.
Yürürken aslında birkaç farklı yüzyılın üzerinde ilerlediğinizi fark edersiniz.Küçük ama güçlü bir durak da Aziz Georgi Rotundası.
Sofya’nın en eski yapılarından biri olarak anılan bu küçük kilise, dev anıtların gölgesinde sessizce durur.
Belki de tam bu yüzden etkileyicidir; çünkü şehrin tarihini yüksek sesle değil, sakin bir tonla anlatır.Şehrin daha canlı yüzünü görmek isteyenler için rotanın bir noktası da İvan Vazov Ulusal Tiyatrosu ve çevresidir.
Tiyatronun önündeki park, Sofyalıların buluşma noktalarından biri.
Banklarda oturan insanlar, koşan çocuklar, fotoğraf çeken ziyaretçiler… Burası şehrin nefes aldığı yerlerden biri.
Sofya’nın en sevilen yeşil alanlarından Borisova Gradina da bu gündelik ritmi izlemek için ideal.
Geniş yürüyüş yolları, gölgeli ağaçlar ve spor yapan insanlar, başkentin yoğun temposunun içinde küçük bir mola hissi yaratır.Arka bahçe: Vitoşa Dağı Sofya’nın en büyük avantajı yalnızca parkları değildir.
Şehir aynı zamanda doğayla komşudur.
Başkentin hemen arkasında yükselen Vitoşa Dağı, Sofyalılar için adeta bir arka bahçe gibidir.
Kısa bir yolculukla ulaşılan yürüyüş rotaları ve geniş manzaralar, şehri yukarıdan izleme fırsatı sunar.
Hava açıksa Sofya’nın silueti dağın eteklerinden bambaşka görünür.Şehrin biraz dışında yer alan Boyana Kilisesi ise tarih meraklılarının özellikle uğradığı bir durak.
Freskleriyle ünlü olan bu küçük kilise, Orta Çağ sanatının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak kabul ediliyor ve sık sık UNESCO bağlamında anılıyor.
Sofya’yı sadece merkezle sınırlamayanlar için burası şehrin tarih katmanını daha da derinleştirir.Şehir merkezine döndüğünüzde Sofya’nın günlük hayatını en iyi hissedebileceğiniz yerlerden biri Vitoşa Bulvarı.
Kafeler, restoranlar ve mağazalarla dolu bu uzun yürüyüş aksı özellikle akşam saatlerinde hareketlenir.
Bu bulvar Sofya’nın en canlı sahnelerinden biri.
Daha sakin bir atmosfer arayanlar için Doktorlar Bahçesi çevresi iyi bir seçenek.
Ağaçlarla çevrili bu küçük park ve çevresindeki sokaklar, Sofya’nın yerel yaşamını görmek için ideal.Şehrin daha gerçek yüzü ise Kadın pazarı çevresinde hissedilir.
Yerel ürünlerin satıldığı tezgâhlar, günlük alışveriş telaşı ve sokak hayatının filtresiz görüntüsü burayı farklı kılan faktörler.Kültürle canlanan bir başkent Sofya’nın kültür hayatı yıl boyunca oldukça canlı.
Özellikle bahar aylarında düzenlenen Sofia International Film Fest, şehri sinema dünyasının önemli buluşma noktalarından biri haline getiriyor.
Tiyatrolar ve performans salonları da özellikle ilkbahar ve sonbaharda yoğun programlar sunuyor.
Açık havada düzenlenen A to JazZ Festival, park atmosferi ve rahat temposuyla Sofya’nın enerjik yüzünü ortaya çıkarıyor.
Yılın farklı dönemlerinde düzenlenen Sofia Jazz Festival ise şehrin müzik sahnesini canlı tutan etkinliklerden biri.
Bahar ve yaz aylarında Sofya’nın parkları ve meydanları da küçük festivallere dönüşüyor.
Burada festival bazen büyük bir organizasyondan çok, kamusal alanların canlılığı anlamına geliyor.Sofya sofrasıŞehrin yemek kültürü de tıpkı tarihi gibi.
Balkan mutfağının ortak dili hissediliyor ama Bulgar mutfağı kendi karakterini koruyor.
Sofya’da sofraya gelen ilk klasiklerden biri Şopska salatası.
Domates, salatalık ve soğan üzerine rendelenen beyaz peynirle hazırlanan bu sade salata, şehrin en bilinen tatlarından biri.Sabah saatlerinde fırınlardan çıkan banitsa, peynirli hamur katlarıyla kahvaltıların vazgeçilmezlerinden.
Sıcak günlerde servis edilen yoğurtlu soğuk çorba tarator ise Sofya mutfağının ferahlatıcı tarafını temsil ediyor.Izgara köfte benzeri kebapche ve kyufte ise şehirde hızlı ama doyurucu bir öğün arayanların sık tercih ettiği yemekler.
Bulgar yoğurdu ve süt ürünleri de kalitesiyle sık sık övgü alıyor.Akşam saatlerinde yemek için en popüler adreslerden biri yine Vitoşa Bulvarı ve çevresi.
Kafeler ve bistrolar hem turistleri hem de Sofyalıları bir araya getiriyor.
Tiyatro çevresi ve parkların bulunduğu merkez aksları ise daha sakin ama şehirli bir atmosfer sunuyor.
Daha yerel ve ekonomik seçenekler arayanlar için Kadın Pazarı çevresi iyi bir alternatif.
Akşamları ise Rakovski Caddesi şehrin dışarıda yemek kültürünün en hareketli noktalarından biri haline geliyor.Sofya’yı anlatırken tek bir tanım yapmak zor.
Burası hem imparatorlukların kavşağı olmuş eski bir şehir, hem modern Bulgaristan’ın başkenti, hem de dağa yaslanmış sakin bir Balkan kenti.
Belki de Sofya’nın en doğru tanımı, yavaş yürüdükçe açılan, katman katman okunabilen bir şehir.