Haber Detayı

Türk romanı üzerine yeniden düşünmek
Cemil gözel aydinlik.com.tr
05/01/2026 14:45 (1 gün önce)

Türk romanı üzerine yeniden düşünmek

Türk romanı üzerine yeniden düşünmek

Güzin Dino, 1969’da kaleme aldığı “Türk Romanının Doğuşu” başlıklı çalışmasında, o güne dek Türkiye’de romanın “kesin bir eleştirel gözle” ele alınmadığını vurgulamıştı.

Yapılmış incelemelerin ise —bir iki istisna dışında— yüzeyde kaldığını düşünüyor.

Dino’ya göre bu yüzeyselliğin temel nedeni, roman türünün bizdeki ilk döneminin ve ona özgü niteliklerin yeterince kavranamamış olmasıdır.Türk romanının erken dönemine özgü özelliklerin anlaşılamamış olması, bugün hâlâ bazı epistemolojik sorunların sürmesinin de başlıca nedenlerinden biri.

Bu nedenle bir önceki yazımda, romanın bizdeki açmazlarının türün kendisinden çok, ortaya çıktığı tarihsel ve toplumsal koşullarla ilişkili olduğunu belirtmiştim.

Bu koşulların özgül özellikleri dikkate alındığında, Türk romanında görülen gerilimleri bir eksiklik olarak değil, tarihsel deneyimimizin ürettiği uyumlanmaların edebî biçimleri olarak okumak gerektiğini savunmuştum.

YANLIŞ BİR ÖLÇÜ Güzin Dino’ya göre, “Türk romanının fenomenolojik (görüngü bilimsel) incelemesini, kendi öz yollarından art arda gelen yazın akımları ile uzun bir süreç içinde oluşan Batılı roman üretimi arasında yapılan benzetmeler üzerine kurmak yanlış olur.”Dino’nun bu değerlendirmesi, Türk romanını inceleme biçimimize yönelik önemli bir yöntem eleştirisidir.

Ona göre, Türk romanını Batı’da yüzyıllar içinde oluşmuş yazın akımlarının ardışık bir taklidi gibi ele almak, özellikle fenomenolojik bir yaklaşım açısından yanıltıcıdır.

Çünkü böyle bir bakış, romanın kendi ortaya çıkış koşullarını ve okurda yarattığı özgül deneyimi geri plana itmekte; eseri sürekli “Batı’ya ne kadar benziyor?” sorusuna indirgemektedir.Elbette Güzin Hanım, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarına mesafeli durmuyor; tersine, bu alanın daha derinlikli ve titiz biçimde çalışılması gerektiğini vurguluyor.

Ne var ki sağlıklı bir karşılaştırmanın zemini, Türk romanının doğuşunda etkili olan ulusal kaynakların açıkça saptanmasını ve bunların özgül nitelikleriyle ele alınmasını gerektiriyor.

Tanzimat sürecinin yarattığı toplumsal dönüşümler, çeviri etkinlikleri, halk anlatı geleneği, divan edebiyatı birikimi ve tefrika pratiği göz ardı edildiğinde, Batı merkezli okumalar Türk romanının asıl dinamiklerini kavramakta ister istemez eksik kalmaktadır.Romanımızın değerini Batı romanıyla benzerlik derecesine göre ölçmek yerine, onu kendi tarihsel ve kültürel bağlamı içinde değerlendirmek daha adil ve açıklayıcıdır.

Zaten Dino’nun önerisi ve yaptığı, Türk romanını edilgen bir taklit ürünü olarak değil, özgül koşullar içinde şekillenmiş bağımsız bir edebî deneyim olarak ele almaktır.

YERLEŞİK YARGILAR Öyleyse Türk romanına dair yerleşmiş birçok yargının yeniden düşünülmesi kaçınılmaz görünüyor.

Romanın “acemilik”, “dağınıklık” ya da “biçimsel kararsızlık” olarak adlandırılan nitelikleri ise çoğu zaman türün kendi iç sorunlarıymış gibi değerlendirilmiştir.

Oysa bu özellikler, Osmanlı toplumunun yaşadığı sürecin kesintili, eşitsiz ve çoğu zaman çelişkili karakterinin edebiyata yansımasından başka bir şey değil.

Çünkü roman, burada, tamamlanmış bir formu devralıp uygulayan bir tür olmaktan çok henüz oluşmakta olan bir toplumsal deneyimi anlamlandırmaya çalışan ve bu doğrultuda sorumluluk yüklenen bir anlatı alanıdır.Bu nedenle Türk romanını değerlendirirken, onu sürekli “olması gereken” bir biçime doğru ölçmek yerine, neye cevap verdiğini, hangi ihtiyaçtan doğduğunu ve hangi tarihsel deneyimi mümkün kıldığını sormak daha anlamlıdır.

Çünkü roman, yalnızca metinler arası bir soy ağacı içinde değil, ondan daha fazla, toplumla kurduğu ilişki, gündelik hayatı kavrama biçimi ve yeni bir anlam ufku açma kapasitesi üzerinden düşünülmelidir.

Bu bakış açısı, romanı tarihsel bir yoğunlaşmanın ürünü olarak görmemizi sağlar.

TARİHSEL YÜK Türk romanı, kendi tarihsel çelişmeleriyle boğuşan, bu çelişmeleri anlatı biçimlerine dönüştüren özgül bir edebî deneyim olarak okunduğunda hem geçmiş metinler hem de bugünkü roman üretimi daha sahici bir eleştirel zemine oturur.

Çünkü Türk romanının belirttiğimiz çerçeve içindeki özgüllüğü, henüz tam olarak seçikleşmemiş bir toplumsal gerçekliği anlatma sorumluluğu üstlenmesinden kaynaklanıyor.

Roman, burada yalnızca olanı temsil etmiyor, oluş hâlindeki bir dünyayı anlamlandırarak ve adlandırarak taşımaya çalışıyor.

Bu nedenle biçimsel kararsızlıklar ya da anlatısal arayışlar, bu sorumluluğun izleri olarak okunmalıdır.

İlgili Sitenin Haberleri