Haber Detayı
İslam felsefesinin sonu, Batı aydınlanmasının başlangıcı: İbn Rüşd
Aralarında yedi asır olan iki dev isim, İbn Rüşd ve Bertrand Russell, “akıl” paydasında buluşuyor. Kendi coğrafyasında sürgün edilip kitapları yakılan bir filozofun, nasıl olup da Batı dünyasında modern çağın düşünsel kıvılcımını ateşlediğini Russell’ın titiz analiziyle keşfediyoruz.
İki filozof: İbn Rüşd ve Bertrand Russell, aralarında 746 yıl var.
İbn Rüşd, 1126’da Kurtuba’da dünyaya geliyor.
Çalıştığı alanların başında felsefe, tıp, teoloji, matematik ve hukuk var.
Onu tarih sahnesine belirgin bir şekilde çağıran kişi Muvahhidi Hükümdarı Ebu Yakup’tur.
Hükümdarın entelektüel zevklere sahip olup Aristoteles’i öğrenmek istemesi ve danışmanı İbn-i Tufely’in ona, “Ben yaşlandım, sana Aristoteles’i öğretecek kişi İbn Rüşd’dür” demesi üzerine koruma altına alınan Rüşd önce İşbiliye yargıçlığına ardından Kurtuba baş yargıçlığına getirilir. “İbn Rüşd Felsefesi” eserinin yazarı Hüseyin Sarıoğlu tarihçi Ebbar’dan, büyük filozofa ilişkin şu notu aktarır: “Buluğ çağına girdiğinden beri evlendiği geceyle, babasının vefat ettiği gece dışında okuma, yazma ve öğretme işini hiç aksatmamıştır.” İbn Rüşd tüm ömrünü anlamak ve anlatmak için harcamış ve yaklaşık 20 bin sayfa kaleme almış bir isimdir.
Russell’a gelince İngiltere’nin önde gelen aristokrat ailelerinden birine mensuptur. 1872 yılında dünyaya geliyor.
Çalışma alanları arasında felsefe, mantık, matematik, tarih var.
Russell, siyasi bir aktivisttir.
Birinci Dünya savaşına karşı olduğunu için tutuklanan, İkinci Dünya savaşı öncesi barış taraftarı olduğu için Amerika’da ders vermesi yasaklanan, 90 yaşında bile aktivist olduğu için tutuklanan bir filozof.
Russell, insanlık ailesinin hangi coğrafyasında, hangi kültüründe ortaya çıkarsa çıksın entelektüel birikimleri titizlikle dikkate almış biridir. “Batı Felsefe Tarihi” isimli eserinde Emevi hanedanlığının, Hz.
Muhammed’i sırf siyasi nedenlerle kabul ettiğinin altını çizen Russell, Müslüman entelijansiyasının Hz.
Ali’yi takip edenlerle İspanya’da yaşayanlar arasında çıktığını belirtir.
Kastettiği iki isim vardır: İbn Sina ve İbn Rüşd.
Russell, İbn Rüşd’ün felsefeyle olan yoğun mesaisinden ötürü tepki çektiğini, Sünniliğe aykırı davranmakla suçlandığını, sürgüne gönderildiğini ve kitaplarının yakıldığını belirtir ve şöyle der: “Müslüman dünyada cahiller, kutsal kitaba ilişkin bir bilginin ötesine geçen her bilgiye itiraz etmiş, özel bir heretiklik göstermemiş olsa bile onu tehlikeli bulmuştur.” Müslüman dünyada, hakikatin akılla da bulunabileceğini düşünenler için ölüm fermanları çıkarılmış olsa da başta İbn Rüşd olmak üzere, İbn Sina, Farabi ve diğer filozofların Hıristiyan dünyaya katkısı hiç kuşkusuz modern çağı başlatacak kadar büyük olmuştur.
Bakın Russell ne diyor: “İbn Rüşd, Hıristiyan felsefesinde, İslam felsefesinde olduğundan daha önemlidir.
O, İslam felsefesinde son noktaydı, Hıristiyan felsefesindeyse bir başlangıçtı.
Avrupa’daki etkisi, yalnız skolastikler üzerinde değil, ölümsüzlüğü reddeden ve ‘İbn Rüşdçü’ denen büyük bir amatör özgür düşünürler topluluğu üzerinde de çok büyüktü.
Profesyonel filozoflar arasında onun hayranları başlangıçta özellikle Fransiskenler ve Paris Üniversitesi vardı.” HÂLÂ KÂFİR İLAN EDİLİYOR Avrupa’yı Aydınlanma’ya sürükleyecek olan sürecin düşünsel arka planında duran isimlerin başında gelen İbn Rüşd hâlâ tarikat çevreleri tarafından “kâfir” ilan edilmeye devam etmektedir.
Büyük filozof İbn Rüşd’ün şu sözlerine kulak verelim: “Akıl, bir türde toplanan bireylerden, türün tümünde ortak olan bir tek anlam algılar.
Bu anlam söz konusu türün neliğidir.
Bu anlam, bireylerin ilgili oldukları maddelerin, durumların, uzayın birer bireyi olmaları bakımından bölünmeleriyle bölünmez.
Bu nedenle bu anlam, oluşan ve bozulan bir şey olmadığı gibi, kendisinde bu anlamı barındıran bireylerden birinin ortadan kalkmasıyla da ortadan kalkmaz.”