Haber Detayı
Maceraperest bir mimar
Maceraperest bir mimar
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde geçen yıl açılan ve bu yılın mayıs ayının ortalarına dek sürecek “Maceraperest Bir Mimarın Fotoğrafhanesi” adı altında bir sergide mimar ve aynı zamanda fotoğrafçı olan Arif Hikmet Koyunoğlu’nun (1893-1982) yaşamından kesitler sunuluyor.
Milli Mücadele silahlarını Babıali Caddesi üzerinde bir bodrum katında Yeraltı Fotoğrafhanesi adını verdiği yerde saklayan, işgal yıllarında stüdyoyu haraca kesmek isteyen bir İngiliz polisini Babıali yokuşu boyunca kovalayıp tartaklayan, bu hadisenden de stüdyosunda resmini yatırdığı Amiral Bristol’ün eşinin araya girmesiyle kurtulan, 20’li yılların başlarında cebinde yalnızca 340 kuruşla Ankara’ya ayak basan, sonra da bu kentte başta Maarif Vekaleti, Çocuk Esirgeme Kurumu ve Türk Ocağı olmak üzere Cumhuriyet’in bir çok anıtsal binalarını inşa eden, yaşamı bir değil, birkaç filme sığmayacak denli hareketli olan, ancak değeri çok ama çok geç anlaşılan çok yönlü bir sanatçı Arif Hikmet Koyunoğlu… Arif Hikmet Koyunoğlu ile tanışmam 70’li yılların ikinci yarısında oldu.
O yıllar hem Yeni Ortam gazetesinde çalışıyor hem de çeşitli kültür/sanat dergilerine yazılar yazıyordum.
Devamlı yazı yazdığım dergilerden biri de Milliyet Sanat dergisiydi.
Dergi, kapak konusu olan fotoğrafçılıkla ilgili bir dosya için benden Türk fotoğraf tarihini yazmamı istedi.
Ben de o zamanın olanakları içinde ayrıntılı bir yazı yazdım.
Dergi yayımlandıktan sonra yaklaşık on sayfayı bulan bir okur mektubu aldım.
Mektupta yazdıklarımın doğru nu, kendisinin de İstanbul’da Müslüman bir Türk olarak -o yıllarda fotoğrafhanelerin tümü gayrımüslimlerin elindeydi- ilk fotoğrafhaneyi açanlardan biri olduğunu yazıyor, ayrıca bir hayli macera dolu yaşam öyküsüyle mimarlık konusunda yaptıklarını anlatıyordu.
O sıralar Yeni Ortam gazetesinin sanat sayfasını daha sonra Oğuz Atay’ın eşi olan Pakize Kutlu ile birlikte yapıyorduk.
Oğuz da her gün olmasa da gün aşırı gazeteye geliyor, onunla uzun uzadıya sohbetler yapıyorduk.
Ben bu sohbetler sırasında bu okur mektubundan da söz ettim.
O da çok şaşırdı.
Çünkü mektubun kimin tarafından gönderildiğini biliyordu.
Sanıyorum Koyunoğlu’nun mimar olan damadı ya da kızıyla aynı üniversitede çalışıyordu.
Sonrası Hikmet Koyunoğlu’nun beni evine davet ettiğini söyledi. (O ev çok sonraları Oğuz Atay’ın yaşamını yitirdiği evdi.) Ben de gittim.
Bana kapıyı Hikmet Koyunoğlu açtı.
Ancak dergideki yazıyı benim yazdığıma bir türlü inanamıyordu.
Benim o yazıyı yazmak için çok genç olduğumu, bu kadar bilgiye sahip olmamım pek mümkün olmayacağını ima ediyordu.
Bir süre konuşunca ikna oldu ve bana o yıllarda çektiği sandıklar içindeki negatifleri gösterip yaşam öyküsünden bir şeyler anlatmaya başladı.
Bu kez onun anlattıkları bana pek gerçekçi gözükmedi.
Sanayi-i Nefise Mektebi, öğrenciyken gönüllü olarak Balkan Harbi’ne katılması, çetelerle savaşması, sonunda yakalanıp idama mahkum olması, tam asılacağı zamanda Hamidiye zırhlısının Dıraç’ı bombalaması, derken İtalyan zırhlısına binerek Brindisi’ye doğru yola çıkması, mülteci kampında hastalanıp ölümün eşiğine gelmesi, iyileştikten sonra Napoli rıhtımında hamallık yapması, sonra İstanbul’a gitmek için gemilerde tayfa olması, İskenderiye’de mültecileri ayaklandırıp baş kaldırmalarını sağlaması, İstanbul’a dönükten sonra tekrar Sanayi-i Nefise mektebinde kaldığı yerden eğitimine devam etmesi ve tam işlerini yoluna koyduğu zamanda Dünya Savaşı’nın patlaması ve bu kez Kafkas Cephesi’ne gitmesi vs… Bunlar yalnızca anlattıklarının onda biri.
Ya mimar olarak imza attığı anıtsal yapılar… Saymakla bitmez.
Gel de inan anlattıklarına… Sohbet uzadıkça coşuyor, anlattıkça anlatıyordu.
Sonunda bütün cam negatiflerin bulunduğu sandıkları bana vermek istedi.
Ancak bu tür bir sorumluluğu taşıyacak kadar kendimden emin olamadım.
Sonra da Abdullah Biraderler, Andriemenos ve Paul Tarkul ya da namı diğer Phebüs Efendi’nin fotoğrafhanelerinde çektirdiği beş-altı çocukluk resminin orijinalleriyle Yeraltı Fotoğrafhanesinde ilk kez vitrine koyduğu kadın fotoğraflarından bazılarını armağan etti.
Hikmet Koyunoğlu’nun evinden ayrılırken ne o; yazıyı benim yazmış olduğuma ne de ben bir kişinin başından bu kadar çok şeylerin geçebildiğine inanmış gibi görünmüyorduk… Anlattıkları filmlerde bile olacak şeyler değildi.
Demek ki birileri bizim filmlerde “yok artık dediğimiz” birçok şeyi “hayat” diye dibine kadar yaşamıştı… Bu buluşmamızdan yıllar sonra 1980 yılında Devlet Sanatçısı unvanı alan ilk mimar olup, 2008’de YKY tarafından bir kitabı yayınlanarak sergisi açıldığında neleri kaçırdığımın bağışlanmayacak mahcubiyeti ile genç bir gazeteci olarak ıskaladığım bir tarih tanığının gereğince değerlendirilmemesinin utancını yaşadım.
Ama ne ıskalama … Siz siz olun, eğer sanatın herhangi bir dalına ilgi duyuyorsanız değeri çok geç anlaşılmış bu çok yönlü bir sanatçı ve de iflah olmaz maceraperestin sergisini sakın kaçırmayınız… Onun yaşamından ve de geriye bıraktıklarından öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki… *** Gerek sözünü ettiğim sergide ve gerekse 2008’de YKB tarafından çıkarılan kitap ve sergide Arif Hikmet Koyunoğlu’nun bendeki çocukluk fotoğrafları yer almıyor.
Son serginin katalog ya da kitabı olursa bana emanet olarak verilen bu fotoğrafların da olması gereken yerde yer alması, beni çok mutlu eder. (B.E.)