Haber Detayı
Barbar medenileşmenin sonu
ABD, İngiltere ve AB, Suriye’ye bir başkan atayarak, hem İsrail’in güvenliğini sağlama hem de Ahmed eş-Şara’nın şahsında merkezi güçlendirip ülkenin kaynaklarına çökme planını gerçekleştiriyorlar. (...) Kürtleri ise haklarını talep edemez hale getirerek yarı yolda güçsüz bırakıyorlar.
“Bu olgularda göze çarpan şey insanlardaki şefkat, empati ve ahlaki duyguların kırılganlığıdır.” Nico Henri Frijda “Devleti putlaştıran, parayı mitleştiren sistemin şiddet ve savaş olmadan sürmesi mümkün değil” Ümit Kardaş 20. yüzyılın son çeyreğinde oluşturulan Yeni Dünya Düzeni, çok uluslu şirketlerin önündeki engellerin kaldırılmasını, Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarını ödeyebilir programlara tabi tutulmalarını ve uluslararası sermaye için yeni kâr alanlarının açılmasını amaçlıyordu.
Bu dönem, Üçüncü Dünya ülkelerinin büyük bölümü için borçların iki katına çıktığı ve büyümenin artmadığı bir dönem oldu.
Bu süreçte yaşananlar büyük kitlelerde “Yeni Dünya Düzeni”nin sorgulanmasına yol açtı.
Afrika’daki insanların yoksulluğa ve ölüme terk edilişleri, Asya Kaplanlarının çöküşü, Irak’ın 12 yıl boyunca bombalanarak ambargolarla halkının yıkıma uğratılması, Yugoslavya ve Çeçenistan’da yaşananlar, Afganistan ve Irak işgali ABD’nin güçlü devletlerle birlikte yarattığı sistemin silah, savaş, yıkım ve ölümle ayakta durabildiğini gösteriyordu.
Bu gelişmeyle yük yine dünya üzerindeki yoksul ülkelerde yaşayan kitlelerin üzerine aktarıldı.
Bu dönemde askeri darbeler yoğun bir şekilde yaşandı.
İnsan hakları ihlalleri en yüksek düzeye ulaştı.
Faili meçhul cinayetler kayıplar, işkenceler yoğunlaştı. 12 Eylül 1980 askeri müdahalesi, uygulamaları, topluma giydirilen ve bir türlü yırtıp atamadığımız deli gömleği bu durumun en somut göstergesi.
Bugün gelinen noktada da güncel çöküş daha karmaşık ve toplumsal sonuçları bakımından daha derin.
Küresel düzeyde ülkeler arası gelir dağılımındaki büyük fark çok önemli bir gerçeğe işaret etmekte.
Bilgi, enformasyon ve sermayenin sınır tanımadığı ve küreselleştiği bir ortamda zengin ülkelerle, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında gelir ve gelişme farkları giderek artmakta.
Az gelişmiş ülkelerde üretimin düşük kaldığı, açlıktan ve hastalıktan dolayı çocuk ölümlerinin arttığı, çevrenin hızla kirlendiği, gelişmiş ülkelerin çöplerini bizim gibi demokrasisi ve ekonomisi zayıf ülkelere ihraç ettiği, silah üreten teknolojilerin global politikaları etkilediği, işgal ve savaşların önlenemediği, önyargıların ve çelişkilerin kol gezdiği, yapay zekayı üreten sistemin eşitsizliği daha da derinleştirdiği cehennemi bir gezegende yaşamaktayız.
İnsanlık bağrından doğduğu yaratıcı ve üretken gezegenini hem kendi cinsini hem doğadaki tüm canlıları yok edecek şekilde kullanmakta.
Büyük ölçekli savaşlarda ve toptan imhalarda bu potansiyel gerçek oldu. "Medenileşme” sürecine karşı “barbar medenileşme süreci”(counterpoint- Christopher Powell-“Barbaric Civilization”) kavramı yerine oturmakta.
Sınırlar, duvarlar, bayraklar, marşlar, silahlar, silahlı güçler bu sürecin sonucu ortaya çıkmış durumda.
Muzaffer fetih orduları, girdikleri yerlerdeki insanları öldürecek, tecavüz edecek, köleleştirecek, mallarını yağmalayacaktı.
Tarihi ölüm sever liderler yazacaktı. 20. yüzyılda, savunmasız sivillere yönelik kitlesel şiddet, orantısız savaş ve kitle imha eylemleri sırasında 100 milyonu aşkın insanın öldüğü belirtiliyor.
Bu geniş çaplı cinayetler neredeyse tamamı erkek yüz binlerce suçlunun aracılığıyla gerçekleşti.
Irak, Afganistan, Suriye, Libya, Ukrayna zorba devletlerin üstünlük sağlama alanları oldu.
Yerel halktan insanlar kıyıma uğradılar.
Sağ kalanlar mülteci olmaya çalıştılar ancak ya yollarda öldüler ya da dışlandılar.
Putin, Ukrayna’yı işgal ederek aynı acıları yaşatıyor.
Hegemonik bir devlet uluslararası hukuku çiğneyerek, orantısız bir güçle ve emperyal gerekçelerini güvenlik ihtiyacıyla meşrulaştırmaya çalışarak insanlığa zarar veriyor.
ABD, İngiltere ve AB, Suriye’ye bir başkan atayarak, hem İsrail’in güvenliğini sağlama hem de Ahmed eş-Şara’nın şahsında merkezi güçlendirip ülkenin kaynaklarına çökme planını gerçekleştiriyorlar.
Terör örgütlerine karşı yararlandıkları Kürtleri ise haklarını talep edemez hale getirerek yarı yolda güçsüz bırakıyorlar.
Trump, İsrail aparatıyla soykırım uygulayarak Gazze’yi insansızlaştırmış durumda.
Milyonlarca insan, yaşlı, kadın ve çocuk evlerini, anılarını, geçmişlerini bırakarak ölüm riski altında bilinmezliğe doğru göçerken, çocuklar öldürülüyor.
Hastaneler, sivil yerleşim yerleri vuruluyor. “Yerleşik ev” geçmişte kalıyor.
Savaşlarda kentlerin ve evlerin bombalanmasıyla, insanların toplama kamplarında işkenceler ve kıyımlarla son bulan bir yaşama mecbur edilmeleriyle, ev güven içinde yaşanır bir yer olmaktan çıkmış, kullanılıp, atılacak bir nesneye dönüşmüş durumda.
Adorno bunun ne anlama geldiğini belirliyor; ”Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır.“ Abram De Swan “ Kitle Katliamları-Cinai Bölmeler” isimli kitabında savaşın bize yaptıklarını anlatıyor; “Savaş medeniyetsizleştirir; başkalarının duygularını anlayabilmeyi köreltir, duygusuzlaştırır; kişiyi acı çeken insanlar karşısında kayıtsız kalmaya ve bizzat soğukkanlılıkla, hatta coşkuyla bu tür acılar çektirmeye hazırlar.” Swan devam ediyor; “ Savaş toplumsal imhada başvurulan, tekerrür eden bir metafordur.
Savaş, sadece kitlesel cinayetleri kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda onların meşrulaştırılmalarına da yardımcı olur.
Fiili bir savaş olmadığı zamanlarda bile, tek başına savaş metaforu düşmanın ortadan kaldırılmasını haklı çıkarmaya yarar.” Kanlı savaş geçmişine sahip yayılmacı devletler, silahlanmaya daha yatkındır ve savunması zayıf, örgütsüz “hasımlarına” karşı kolayca şiddet uygularlar.
Silahlanarak ve savaşa hazırlanarak barışı sağlamak mümkün değil.
Albert Einstein uyarıyor; “Aynı anda hem savaşı engelleyip, hem de savaş hazırlığı içinde olamazsınız.
Savaşı engellemek daha fazla inanç, cesaret ve azim gerektirir.” Viktor E.
Frankl, “Auschwitz’ten beridir insanın neler yapabileceğini biliyoruz.
Hiroşima’dan bu yana ise neyin tehlikede olduğunu” belirtirken haklı.
Eşitsizliğin ve adaletsizliğin arttığı, evrensel insani değerlerden uzaklaşıldığı, doğanın hareketli hareketsiz tüm varlıklarıyla tahrip edildiği, fanilik değerini hiçe sayan açgözlülüğün ve tatminsizliğin ağır bastığı bir yerdeyiz.
Savaş ya da yoksulluğun olduğu bir ülkeden kaçıp başka bir devlete sığınanların, sınırları, duvarları zorlarken ölenlerin, sınırlara ulaşıp tecrit kampında tutulanların aslında gidecek başka bir yerleri yok.
Değişirken çelişkileri artan, çözülerek parçalanan, suç ortaklığına dayalı bir dünyada yaşıyoruz.
Dünyayı bir cehenneme çeviren bu tabloyu değiştirmek mümkün mü?
Sistemin paydaşlarının gücü ve insanın tamamlanmamış bir varlık olması nedeniyle mümkün gözükmüyor.
Yine de halkların siyasetten bağımsız olarak silahlardan tamamen arındırılmış, doğaya uyumlu, insan onuruna saygılı yeni bir dünyayı inşa etmek için mücadele etmesi gerekiyor.
Dünyadaşlar için bu zemin “küresel kozmopolit demokrasi” hareket noktası olabilir.