Haber Detayı

Devrimin ayak sesleri
Erdem i̇lker mutlu aydinlik.com.tr
21/01/2026 00:00 (1 saat önce)

Devrimin ayak sesleri

Devrimin ayak sesleri

Geçen haftaki yazımda belirtmiştim..

Halep orada ise arşın burada diye..

Bunun anlamı şuydu..

Halep’te ortaya çıkan fizik yasalarına bağlı her sonuç her yerde ortaya çıkar..

O yüzden Eşrefiye ve Şeyh Maksud bir uyarıdır demiştim..

Bu hafta uyarıyı almayanlar için Fırat'ın doğusuna Rakka'ya doğru operasyon genişledi ve sonunda anlaşıldı ki Halep orada ise arşın her yerde..

Sonuç: YPG Suriye yönetimi ile anlaştı..

Artık Suriye ordusuna ve milletine entegre olacaklar..

Bu doğru kararın umuyoruz sonu da güzel olacaktır.

Umuyoruz ki bir Truva atı modeli hayallerine kapılmayacaklardır.

Zira, bir hülle girişimi ile Türkiye’ye yeni bir tehdit ortamı, kabuğuna – etiketine bakılmadan yok edilecektir.

Bugün size daha derin bir gözlemimi anlatmak istiyorum.

Türk devriminin kökleri ve 1838’den beri gelen sürecin anlaşılması günümüzde yaşananları kavrayabilme yeteneğimize nasıl ışık tutabileceğini göreceksiniz..

Zira tarih ve tekerrür ilişkisi aslında bir sosyal sürecin neden-sonuç ilişkisidir.

OSMANLI’DA ÇAĞDAŞLAŞMA Osmanlı İmparatorluğu Küçük Kaynarca Antlaşması ile ciddi miktarlarda toprak kaybetmeye başladığı bir döneme girmiştir..

Gerçekten de üç kıtaya yayılan imparatorluk, çok kısa bir sürede büyük tavizler verdiği barış antlaşmaları yapmaya başlamıştır..

Önce ödenemeyen borçlar yüzünden ortaya çıkan ayrıcalıklar ve tavizler bir süre sonra evrim geçirerek kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye gibi ekonomik bağımsızlığın kaybolduğu bir rejim haline dönüşmüştür.

Bu yetmezmiş gibi kaybedilen topraklar bütün toplumsal yaşamlarını Osmanlıyla barışık ve ona sadık kaldığını göstermek için düzenleyen milletlere dahi Osmanlı'nın üzerine yürüme cesareti vermiştir.

Bunun en güzel örneği Bulgarlar, Ömer Seyfettin romanında anlatıldığı gibi “Çarigrad Naş..” diyerek imparatorluk başkentine yönelik sefer düzenler olmuşlardır..

Devlet-i Aliye’nin günü kurtarma çözümleri yeterli olmadığı gibi çöküşün gün geçtikçe derinleştiği sokaklarda dahi hissedilir hale gelmiştir..

Burada bazı devrimci kişilikler, köklü değişiklikler ile çöküş sürecini yavaşlatıp, tersine çevirmeyi hedefleyen iyi niyetli çabalar göstermişlerdir..

İkinci Mahmut’tan Abdülaziz’e kadar Osmanlı Sarayında, Merzifonlu’dan Mithat Paşa’ya kadar bürokraside bağımsız devrimci kişilikler çıkmıştır..

YENİ OSMANLILAR Kİ EN BİLİNENİ “Vatanın bağrına düşman dayamışsa hançerini, Yok mu kurtaracak bahtı kara maderini?” dizesiyle çöküşe isyan etmiş, Jön Türkler ise yine Saray kökenli Prens Sabahattin’i iç siyasette alt ederek İttihat ve Terakki ile merkeziyetçi, halkın temsilini yok olmaktan kurtaran 1908 Devrimi’ne önderlik etmişlerdir..

Osmanlı aydınlarının hatırı sayılır bir kesimi Türk Devriminin içindeyse de devrimin merkezi Tuğrul ve Çağrı beylerden beri bu topraklarda ordu-milletin ana unsuru olan Türk ordusu mensubu subaylar olmuştur..

Von Göltz Paşa’nın “sizin memlekette vatan toprağı için savaş kavramı bilinmiyor, cihadın ne olduğunu ne için yapıldığını bile bilen asker sayısı az” feryadına yanıt olarak kurulan Mektebi Harbiye-i Şahane sonradan ulusal kurtuluş savaşının da merkezinde olan ve vatan diye çarpan yürekleri yetiştirmiştir..

TÜRK ORDUSU-TÜRK DEVRİMİ İLİŞKİSİ Yeniçeri ocağının kaldırılması ve modern orduya geçilmesi çağdaşlaşmanın ilk adımını oluşturmuştur.

Nizam-ı Cedit, Sekban-ı Cedit ile başlayan, Clausewitz’in yarattığı Alman ekolüne geçerek sonuçlanan orduda yenilenme, aynı zamanda Türk töresinde ‘Devrim’in ayak sesi olmuştur. 1815 Viyana Kongresi, 1856 Paris Barış Konferansı ve 1899 Lahey Konferansı sonrası oluşan yeni Dünya düzenine yanıtı Mahmut Şevket ve Von Göltz  Paşa önderliğinde, sonra Harbiye Nazırı Enver, en son da yenilmez Anzak- Lejyoner armadasını karada karşılayan 19.

Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal önderliğinde vermeye çalışmıştır, bu ordu..

Bütün bu çabalar ne başkentin işgalini ne de 15 Mayıs 1919’dan itibaren Anadolu’nun işgalini önlemiştir..

Zira Türk ordusunun tüm mücadelesine rağmen milletin tüm kesimlerinin katıldığı bir devrim gerekliydi ve milli birlik anlayışında yönetimin yeniden yapılanması gerekmekteydi.

Jeopolitik durum bunu gerektirmekteydi.

Milletin kendi bağrından çıkardığı evlatları bunu gerçekleştirmiştir..

Tüm bunları neden anlattık..

Türk savunma endüstrisinin bugün geldiği noktayı bir uluslararası uzman şöyle tanımlıyor..

Çok değil , yirmi yıl önce basit bir personel taşıyıcının parçalarını dahi büyük oranda yurtdışı kaynaklardan sağlayan ve tüm savunma teknolojisini ithalata dayandıran Türkiye bugün savunma teknolojisini geliştirdi demek hata olur..

Zira, bu bir gelişim değil endüstri devrimidir..

Standart gelişimde bu kadar kısa sürede içinde beşinci nesil savaş uçağı prototipinin da olduğu, TCG Anadolu gibi 230 metrelik dev bir havacılık üssü barındıran çok amaçlı geminin, firkateynlerin, denizaltıların, hava – deniz savunma füzelerinin, insansız hava ve deniz araçlarının olduğu büyük bir yelpazeye ulaşamaz.

Bir de artık bunların yerli olanaklarla yapıldığını düşünün..

Teknoloji transferi tabi ki var..

İthal parçalar tabi ki var..

Dünyada kimde yok ki..

Bizim denizlerimizde uluslararası şirketlere yaptırdığımız hidrokarbon aramasını artık biz kendi gemimizle başka bir devletin deniz alanlarında Somali’de yapabiliyoruz..

Evet bir devrim var..

Tarih yanıltmadı, yine ordudan başladı..

Tabi ki yine karşı duruşlar oldu..

Ergenekon-Balyoz gibi sindirme operasyonları ve 15 Temmuz gibi kalkışmalar oldu..

Ama Türk Devrimi’nin tamamlanmamış kısmını bitirmeye yemin etmiş Türk aydınları ve Türk ordusu yılmadı..

İçerideki çürümenin temizlenmesi ile yeniden şaha kalktı..

Türk ordusu bugün ABDsiz kalan NATO’nun Avrupa savunması için umudu haline gelmiştir..

Burada amaç Avrupa’nın Rusya karşısında yaşadığı çaresizliği, trajediyi gözler önüne sermek değil, Türk ordusunun geldiği noktayı göstermektir..

II.

Mahmutla başlayan ağır aksak ilerleyen ve 26 Agustos 1922’de düşmanın başına balyoz gibi inen bu devrim, 1950lerden itibaren sekteye uğratılmıştır.. 60lı yıllarda Kıbrıs’ta gördük ki böyle olmayacak..”Dost”tan - düşmandan gizleyerek çıkarma gemileri inşa etmeye başladık..

Bugün geldigimiz nokta bu tamamlanmayan kısmı geliştirmekte olduğumuz içten yanmalı ve elektrikli motorlar ile tamamlıyoruz..

Sırada bunu bir üretim devrimine çevirmemiz gerekiyor.

Zira Türkiye’de siyasal yönetimin de jeopolitik gerçekliği kavramış olduğu ve buna yönelik bir ivme başlatmış olduğu gözükmektedir.

Türk devriminin Atlantik ittifakı merkezine bağlı olmayan 1945 öncesi ayarlarına geri dönüş başlamıştır.

Bunu bu köşede anlatmakta olduğumuz yeni jeopolitik düzende gerçekleştirmek için bu toprakların ve siyasetin bütün sosyolojik katmanlarını bu sürecin içine katmamız gerekmektedir.

Zira, yine jeopolitik zorunluluk, Türk Devriminin kaldığı yerden devamı için, geri dönüşünün ayak seslerini duyurmaktadır.

Umuyoruz, bu süreçte, tarih, bu toprakların evlatlarının tamamının ne kadar doğru bir yerde konumlandığını yazacaktır..

İlgili Sitenin Haberleri