Haber Detayı
Pompidou’nun çizimleri Grand Palais’de konuşuyor
Paris’te bu kış beni en çok sevindiren ve şaşırtan, büyük bir enstalasyon ya da görkemli bir heykel değil bir çizginin yeniden sahnenin merkezine yerleşmesi oldu. Centre Pompidou koleksiyonundan seçilen yaklaşık üç yüz çizimin Grand Palais’nin devasa mekanında bir araya gelmesi, şunu düşündürdü: Sanat dünyası, uzun süredir göz ucuyla baktığı bir dili yeniden ciddiye alıyor.
Çizim çoğu zaman hala “başlangıç” olarak algılanıyor.
Bir fikrin ilk taslağı, bir formun doğmadan önceki hali, bir tür hazırlık.
Oysa "Dessins sans limite / Drawing outside the lines" sergisi, çizimin hiçbir zaman yalnızca bir ön aşama olmadığını hatırlatıyor.
Çizim, 20'nci yüzyıldan bu yana başlı başına bir düşünme biçimi, hatta çoğu zaman sanatçının en dürüst dili oldu.
Picasso’nun bir çizgisiyle Basquiat’nın kağıda bıraktığı ani bir işaret arasında, farklı dönemler olsa da aynı cesaret var: Fazlalıklardan arınmış bir ifade ihtiyacı.Çizgi, söylemek için varBu işleri Grand Palais gibi tarihsel ve simgesel bir mekanda görmek, çizime yeni bir ağırlık kazandırıyor.
Burada çizgi, artık küçük ve kırılgan bir şey değil; aksine, mekanı dolduran bir fikir haline geliyor.
Kontur olmaktan çıkıyor; duygu, düşünce, politik sezgi ve kişisel hafıza taşıyan bir hat oluyor.
Çizgi, süslemek veya başlamak için değil; söylemek için var.Pompidou’nun çizim koleksiyonu dünyanın en kapsamlı arşivlerinden biri.
Yıllarca bu işler, kırılganlıkları nedeniyle depolarda ya da sınırlı sergilerde kaldı.
Şimdi ise yüz yirmiye yakın sanatçının işi bir araya geldiğinde, çizimin kendi iç tarihini nasıl ördüğünü daha net görüyoruz.
Sanatçılar çizimle biçimi bozuyor, duyguyu sıkıştırıyor, düşünceyi doğrudan kağıda bırakıyor.
Aracı azaltıyor, mesafeyi kapatıyor.
Bu serginin yapılması bana sadece geçmişin ustalarına bakma hissi vermedi.
Aksine, çizimin bugün neden yeniden bu kadar güçlü olduğunu düşündürdü.
Dijital üretimlerin, devasa projelerin, hızın ve görsel gürültünün ortasında çizim, hala en yalın ama en etkili araçlardan biri.
Genç sanatçılar için de bu böyle.
Çünkü çizim, hala düşüncenin bedene en hızlı aktığı yer.Sanat dünyası açısından ne söylüyor?
Bu sergiyle birlikte birkaç şey netleşiyor.Birincisi, sanat dünyası “yan mecra” kavramını yeniden sorguluyor.
Çizim, eskiz ya da hazırlık olmaktan çıkıp tekrar merkezi bir ifade alanı olarak konumlanıyor.İkincisi, müzeler ve kurumlar, koleksiyonlarının daha kırılgan, daha içe dönük parçalarını görünür kılmaya cesaret ediyor.
Bu, sadece estetik bir tercih değil; izleyiciyle daha doğrudan bir ilişki kurma isteği.Üçüncüsü ise çağdaş sanatın yeniden yavaşlamaya, düşünmeye ve köke dönmeye ihtiyacı olduğu fikri güçleniyor.
Büyük laflar yerine tek bir çizgiyle konuşabilmek, bugün belki de en radikal tavır.Grand Palais’in ışığı altında çizgi artık sadece bir kontur değil.Bir düşünce biçimi.Bir hafıza taşıyıcısı.Ve belki de sanatın geleceğine açılan en sade kapı.