Haber Detayı

Tarihin ve edebiyatın ayak izleri
Cemil gözel aydinlik.com.tr
19/01/2026 00:00 (1 saat önce)

Tarihin ve edebiyatın ayak izleri

Tarihin ve edebiyatın ayak izleri

ESKİ YUNAN’DA TARİH VE EDEBİYAT Eski Yunan dünyasında tarih, bugünkü gibi kurumsallaşmış bir disiplin değildi.

Edebiyatın bir kolu sayılıyordu.

Yunanlılar için tarih yazmak, yaşanmış olayları kuru bir kronolojiye dizmekten ve nesnellik iddiası taşımaktan çok onları anlamlı ve bellekte kalıcı bir anlatıya dönüştürme sanatıydı.

Bu yüzden Homeros’la Herodotos, destanla tarihçiliğin sınırında birbirine temas eden iki anlatıcı olarak okunmuştur hep.

Herodotos’un tarihçi değil logographos, yani söz ustası olarak anılması bilinçliydi ve nedeni budur.

Olayların ardındaki ruhu yakalamaya çalışan bir anlatıcıdır Herodotos.

Bugünkü anlamda tarihçi sayılamaz.

Thukydides bile, daha katı bir gerçekçiliği savunmasına rağmen metnini tragedya duyarlığıyla kurmuş, konuşmaları bizzat kendisi yazmıştır.

Çünkü ona göre tarih, yalnızca olmuş olanın değil olması gerekenin de yazılmasıydı.

Eski Yunan dünyasında tarihçiliğin üç temel öğeye yaslandığı söylenmelidir: ustalık (tekhné), temsil (mimesis) ve bellek (mneme).

Bu üçlü, tarihin şiir ve tragedya ile akrabalığını açık eder; sahneleme yeteneğiyle ve estetik bütünlükle iç içe olduğunu gösterir.

Zaten Platon’un şairleri ve tarihçileri aynı şüpheyle karşılaması, Aristoteles’inse Poetika’da şiiri tarihten daha felsefi bulması, tarihin edebî kökenine işaret eder.

DOĞU’DA TARİH VE EDEBİYAT Doğu dünyasında ise bambaşka bir eğilim gözleniyor.

Fakat bu eğilim Eski Yunan tarihçiliğine basit bir karşıtlık olarak okunmamalı.

Doğu’da tarihçilik, özellikle İran, Çin ve Arap-İslam geleneklerinde, tarihe çok daha devlet merkezli ve ahlaki-siyasal bir görev yüklüyor.

Bu yüzden yapısı farklıdır.

İran’da Şehnâme yalnızca bir epik değildir; hükümdarlığın ilahî kökenini ve devletin sürekliliğini kuran büyük bir tarihsel anlatıdır.

Çin’in hanedan yıllıkları da aynı biçimde, devlet düzeninin evrenle uyumunu kaydetmiştir.

Arap-İslam tarihçiliğinde Taberî’den Birûnî’ye, hatta İbn Haldun’a kadar Doğu tarihçiliğinde anlatının omurgasını, olayların kendisinden çok onların düzenle, iktidarla ve siyasal hikmetle kurduğu ilişki belirler.

Bu iki gelenek arasında gerçek fark, hikâyenin hangi düzlemde kurulduğundadır: Yunan tarihçisi insanın eyleminin dramını sahneler; Doğu tarihçisi düzenin nasıl ayakta kaldığını anlamanın peşindedir.

Yine de her iki gelenekte de tarih, anlatıya yaslanan bir edebiyat biçimidir.

Yunan’da insan eylemlerinin trajik akışı sahnelenir, Doğu’da devletin sürekliliği, düzen fikri ve ahlaki çerçeve metnin esasıdır.

Tarihçiliğe sinen ağırlık merkezlerinin gerçekten de Batı’da insanı, Doğu’da ise devleti öne çıkardığı düşünülebilir ilkin.

Fakat bu ayrımı Batı eşittir insan, Doğu eşittir devlet gibi kaba bir şemaya indirgemek yanıltıcı olur.

Çünkü böylesi bir indirgeme, farkların tek bir nedenden kaynaklandığını varsayar.

Oysa bu yönelimlerin arkasında coğrafyanın, üretim tarzının, siyasal örgütlenmenin ve dünya tasarımının iç içe geçtiği geniş bir tarihsel yapı bulunuyor.

KARŞITLIK DEĞİL SOSYO-EKONOMİK YAPI Batı’da insanı merkeze alan tarih anlayışı, iki büyük damardan beslenmiştir.

İlki, Yunan polis’inin siyasal deneyimidir.

Polis, devleti tanrısal bir düzenin devamı olarak değil, yurttaşların ortak karar alma alanı olarak kurmuştur.

Bu da tarihin odağını, düzenin korunmasından çok insanın eylemi, kararları, zaafları ve çatışmaları üzerinde yoğunlaştırmıştır.

Herodotos ve Thukydides’in ilgisi, hanedan veya kozmik döngü değildi.

İnsan topluluklarının nasıl davranıp hata yaptıklarıydı.

İkincisi, Antik ve Ortaçağ boyunca gelişen bireylik nosyonudur: Hristiyanlık bile, bütün teolojik katılığına rağmen, bireyin vicdanını evrensel sorumluluk dairesine yerleştirmiştir.

Tarih, bu yüzden karar veren özneyi merkezine almıştır.

Doğu’da devlet odaklı tarih yazımının kökleri daha derindir.

Birçok Doğu toplumu erken dönemden itibaren imparatorluk ölçeğinde örgütlenmiş, zaman içinde merkezî iktidarı korumayı birincil siyasal mesele haline getirmiştir.

Bu siyasal biçimleniş, tarihe iki sonuç taşımıştır: Birincisi, devletin sürekliliği varoluşsal bir meseledir.

Devlet dağılırsa toplum da çözülür; bu nedenle tarih, devletin iyi ve kötü dönemlerini, hanedanların yükseliş ve düşüşlerini, düzenin kozmik ritmini kaydeden bir rehber gibidir.

Çin’de Tianming anlatısı bunun çarpıcı örneğidir: Hanedan tarihlerinin amacı yalnızca kaydetmek değil, düzenin evrenle uyumunu korumaktır.

İkincisi, Doğu toplumlarında birey, toplumsal yapının içindedir; tarihsel anlatı da bu nedenle kişisel dramı değil, düzenin işleyişini öne çıkarır.

Bu, bireyin değersiz olduğu anlamına gelmez; fakat birey, devletin ve düzenin işleyişi içinde tanımlanmıştır.

Bu da tarihsel anlatıda ahlaki ve siyasal örnekliğin, bireysel dramdan daha önde durmasına yol açar.

Taberî’nin, İbn Haldun’un ya da Selçuklu ve Osmanlı kronikçilerinin metinlerinde hissedilen hep budur: Tarih, ibretlerden oluşan bir siyasal hikmetler kitabıdır.

BİR AYRILIK HİKÂYESİ Yazıya, tarihin edebiyatın bir kolu olduğuyla başladım; artık edebiyat ve tarihin nasıl farklılaştığını konuşabilirim.

Tarih ile edebiyatın yolları ne Batı’da ne Doğu’da bir anda ayrıldı.

Uzun bir zihniyet değişiminin, kurumsal dönüşümlerin ve yeni bilgi rejimlerinin sonucunda belirginleşti bu ayrılık.

Batı’da kopuşun kökeni erken bir tarihe, Roma’nın bürokratik kayıt kültürüne kadar geri götürülebilir; fakat gerçek ayrışma Aydınlanma’yla ve modern bilimin yükselişiyle gerçekleşti.

Voltaire ve Edward Gibbon gibi yazarlar tarihin anlatısal yanını tamamen terk etmeseler de ona felsefî bir doğruluk ve eleştirel mesafe kazandırmak istediler.

Asıl belirleyici adımı ise 19. yüzyılda Leopold von Ranke attı.

Ranke’yle birlikte tarihçilik, anlatının estetik düzeninden çok belgenin otoritesine yaslanan yeni bir doğruluk rejimi benimsedi.

Böylece Batı’da tarihçilik, estetik bir anlatı olma niteliğini yitirmeden ama ondan ayrışarak kurumsallaştı.

Doğu’da ayrışma farklı bir hat üzerinden ilerledi.

Çin, İran ve İslam dünyasında tarih uzun süre hem edebî hem devletsel bir tür olarak kaldı.

Kronikler, hanedan yıllıkları ve siyasal hikmet kitapları hem anlatının hem kaydın işlevini birlikte taşıdılar.

Doğu’da tarih-edebiyat ayrımı kendi iç dinamiklerinden daha çok modernleşme hareketlerinin ve devlet reformlarının etkisiyle belirginleşti.

Osmanlı’da Tanzimat sonrasında tarihçilik, arşiv kullanımına dayanan yeni bir doğruluk anlayışıyla tanıştı; Çin’de 19. yüzyıl sonu reformları Batı tarih metodolojisini örnek aldı.

Böylece Doğu’da tarihçilik, edebî gelenekten yavaş yavaş uzaklaşarak daha belgesel, daha kurumsal bir kimlik kazandı.

Yine de iki dünyada da tarih edebiyatla bağını tümüyle koparmış değildir.

Büyük tarihçiler aynı zamanda büyük anlatıcılardır; anlatının aydınlatma gücü, tarihin düşünsel omurgasından hiçbir zaman eksilmedi, eksileceğini de sanmıyorum.

Fakat modern dönemde tarih hem Batı’da hem Doğu’da, şiirle ve estetik düzenle akrabalığını sürdürmekle birlikte, kendine özgü yöntemleri, kuralları ve doğruluk ölçütleri olan bağımsız bir disipline dönüştü.

İlgili Sitenin Haberleri