Haber Detayı
Tarihin edebiyattaki izleri
Tarihin edebiyattaki izleri
Başlangıçta edebiyatın bir koluydu tarih; yolları ayrıldı daha sonra.
Artık tarih başlı başına bir disiplindir.
İyi ki öyledir.
Çünkü tarih, bir bilim olarak kanıta, yönteme ve eleştirel denetime dayanmak zorundadır.
Aslında bu ayrılık, kafası üzerinde duran tarihin ayakları üzerine basmasıdır.
Tarih, edebiyatın bir kolu olarak kalsaydı anlatı ile bilginin sınırları hep bulanık olacaktı.
Anlatı ile kanıt, sezgi ile bilgi, temsil ile kurgu birbirine karışacaktı.
Tarih, edebiyatın içinde kalsaydı eleştirel bir bilgi alanı olamazdı.
Arşiv, belge, yöntem ve kaynak eleştirisi, tarihin edebiyattan ayrılmasıyla mümkün oldu.
Tarihle edebiyatın yollarının ayrılmasına ters yönden bakmak da gerekiyor:Tarih edebiyattan koptu, evet; fakat edebiyat tarihten hiç kopmadı.
Aksine, tarih yazımının dışarıda bıraktığı, kayda geçirmediği ya da geçiremeyeceği olaylar, edebî metinlerde yaşamayı sürdürdü.
Bu nedenle tarihin izini yalnızca tarih kitaplarında aramak eksiktir; çünkü o izler tragedyada, romanda, modern anlatının birçok türünde görülebilir.
TARİHİN İÇİNDEN KONUŞMAK Antik Yunan tragedyasını düşünelim: Atina demokrasisinin siyasal tecrübesi, Pers Savaşları ya da Peloponez çatışmaları tarihçiler tarafından olayların düzeni, neden-sonuç ilişkileri ve kronolojik bağlam içinde anlatıldı.
Ancak tragedya, aynı dönemin başka bir yönünü yansıttı.
Sophokles’in Antigone’si, bir devlet kararının soyut bir yasa olarak değil, tekil bir yurttaşın vicdanında nasıl yankılandığını ve yasa ile adalet, kamusal düzen ile bireysel sorumluluk arasındaki çatışmayı gösterdi.
Aiskhylos’un Oresteia’sı, kan davasından kurumsal yargıya geçişi, yalnızca bir siyasal ilerleme olarak değil, kolektif bir suçluluk ve korku deneyimi olarak sahneledi.
Bunlar tarih kitabı değildi.
Fakat tarihsel çatışmaların etik ve duygusal izlerini taşıdılar.
Tragedya, elbette tarihsel bilginin alternatifi değil.
Tarih, Atina demokrasisinin nasıl işlediğini, hangi kararların alındığını ve hangi savaşların yapıldığını anlatır; fakat bu kararların insanda yarattığı etkiler, korkular ve ikilemler çoğu zaman ıskalanır.
Tragedya ise yurttaşın yasayla karşı karşıya kaldığı anı, kolektif suçun bireyde yarattığı çatışmayı, adaletin aynı zamanda ağır bir yük olduğunu sahneler.
Böylece tarihsel tecrübe, kamusal yüzünün yanında,bireyde yansıyan içsel ve çatışmalı boyutuyla da kavranır.
BÜYÜK OLAYLARDAN GÜNDELİK HAYATA Modern roman, tarihin edebiyattaki izini çok daha derin bir düzleme taşıdı.
Örneğin on dokuzuncu yüzyıl Fransa’sında yaşanan toplumsal dönüşüm, Balzac’ın romanlarında kapsayıcı bir tarih anlatısı kurulmadan, parçalı ama yoğun bir deneyim alanı olarak belirdi.
Devrim sonrasının sınıfsal yapısı, romanda soyut kategoriler ya da kuramsal başlıklar hâlinde değil, alışkanlıklar, ilişkiler, beklentiler ve çatışmalar içinde somutlaştı.
Tarih yazımı bu dönüşümü kavramlar aracılığıyla açıklarken, Balzac aynı şeyi gündelik hayatın sürekliliği içinde yaptı.
Böylece toplumsal değişimi, bireylerin yaşam pratiklerine sinmiş bir gerçeklik olarak izleyebiliyoruz.
Aynı şeyi Tolstoy için de söylemek mümkündür.
Savaş ve Barış, bir tarih kitabı değildir, Napolyon Savaşlarının tarihini anlatmaz.
Fakat o savaşların insanlar üzerindeki etkisini, belirsizliğini ve rastlantısallığını açığa çıkarır.
Tolstoy’un metni, tarihin büyük figürler ve stratejiler üzerinden kurduğu açıklama biçimine ek olarak olayların nasıl yaşandığını gösterir.
Tarihin nedensellik zinciri, romanda çözülmüş, yerine tereddüt, yanlış anlama ve beklenmedik yön değiştirmeler geçmiştir.
Kimse bunu, tarihe karşı bir itiraz olarak okumaz ama; tarihin kendi sınırlarına dair bir hatırlatma olarak okur.
TARİHİN AĞIRLIĞI Romanda tarihin izi, yirminci yüzyıl edebiyatında da sürülebilir.
Kafka’nın metinlerinde tarih neredeyse hiç anılmadı; fakat bürokrasinin, otoritenin ve yabancılaşmanın tarihi, edebî biçim içinde “tarihleşti”.
Dava’da ya da Şato’da anlatılan, belirli bir tarihsel olay değildi kuşkusuz; ama kapitalist iktidar biçimlerinin insanda yarattığı deneyim, tarihten çok daha kalıcı bir iz bıraktı.
Totalitarizm, soykırım ya da kitlesel şiddet, tarih kitaplarında belgelerle, rakamlarla ve kronolojilerle yer alıyor; edebiyat bu olayların insan zihninde ve belleğinde açtığı yaraları taşıdı.
Alegorik anlatılar gelişti bu dönemde.Ama bunlar tarihsel olaylara alternatif sunmadı.Onların nasıl yaşandığını başka bir formasyonda kayda geçirdi.
İZ SÜRMEK Bunca örneği, bir ortak noktaya ulaşmak için verdim: Edebiyatın işlevi, tarihin bıraktığı boşlukları doldurmak değil; o boşlukları insanın belleğine, benliğine ve vicdanına estetik bir iz olarak kaydetmektir.
Bu nedenle edebiyat, tarihin yerine geçen ya da onu tamamlayan bir alan olarak değil, kendi bütünselliğini sürdürebilmesi için tarihten en yoğun biçimde beslenen bir alan olarak okunmalıdır.
Tarihin edebiyattaki izlerini sürmek geçmişin ayak izlerini fark etmektir.
Edebiyat, bu izleri estetik biçimler içinde saklar ve aktarır; tarihin unuttuklarını değil, unutamayacaklarını hatırlatır.