Haber Detayı
Türkü aşkı gurbette doğdu
Ulusal Kanal’da Devrim Aşkın Karasoy’un “Yurdumuz Türküleri” programında türküler, halk kültürü nakış gibi işlenir, tadına doyulmaz. Karasoy, geçen hafta bizi Güney Amerika’ya götürdü: Yeryüzü Şarkıları’nı dinledik. Hem şaşırdık hem hayran kaldık. Onu daha yakından tanımak istedik.
‘Bir Devrimcinin Anatomisi’ diye ders olsa, örneklerden biri muhtemeldir ki Devrim Aşkın Karasoy olurdu.
Bir devrimcinin gün gelip neden ‘çok çalıştık usandırdılar, artık bana müsaade’ demeyeceğini...
Yıkıcı ve yoğun karşı propaganda kuşatmasına dayanamayıp neden ‘Benden bu kadar birader!’ diye uzak diyarlara yelken açmayacağını...
Devrimci bilincin insan ve vatan sevgisiyle nasıl yapışık ikiz olduğunu pek güzel anlatırdı bu örnek.
Yeni başlayan programı, Anadolu’dan Bolivar’a geçiş hikayesini dinlerken biz bu sonuca ulaştık.
Bakalım siz okurlara ne düşündürecek?
ALMANYA’DA 7 YAŞINDAKİ YABANCI ÖĞRENCİ - Yeni programınız hayırlı olsun, pek beğeni toplamış.
Halk türkülerinden dünya müziklerine geçiş yaptınız.
Müzik eğitiminize mi borçlusunuz?
Yok hayır, müzik eğitimi almadım.
Bağlama çalarım ama ebemin yanındayken kendi kendime öğrenmiştim, sonra da yine kendi kendime geliştirmeye çalıştım.
O kadar... - Türkü merakınız, bilginiz nereden geliyor?
Rahibe okulunda okudum Jimnasyum’da...
Almanya’daki eğitim sisteminde üç tip lise vardı.
En kaliteli ve üst düzey lise Jimnasyum’du.
Merkezi sınav gibi bir seçme uygulaması yok ama her çocuk istediğine gidemez.
İlkokul notları, öğrencinin durumu, öğretmenlerin tavsiyesiyle geçiş yapılabilirdi.
İşte o Jimnasyum’daki Tek Türk ve tek yabancı bendim.
Mecburi entegrasyon, köklerimle olan bağımı güçlendirdi sanırım.
Annemler beni 7 yaşında Almanya’ya götürdü.
Annemle babam birlikte ama 7 yaşına kadar bana anneannem baktı, ebem derim ona. - Türküyle hayatınızın ilk 7 yılı mı tanıştınız?
Evet. - Anne baba?
Hiç tanımadım, diyebilirim.
Hatta beni almaya geldiklerinde şöyle bir anım da var: Komşunun bahçesinde oyun oynuyoruz, bana doğru bir adam geliyor, gülüyordu.
İşkillendim, eve koştum, kapıyı çaldım açtım ki valizler ortada, evde şenlik var.
Bana doğru gelen adam meğer babammış...
Annemle babam beni ve kardeşimi alıp Almanya’ya götürdüler. - Aile köylü-çiftçi mi?
Anne-babanız da işçi olarak gitti herhalde...
Bu tabloyu böyle mi anlamalı?
Yok aslında öyle değil.
Annem laborant, babam ziraat mühendisi.
Zorunlu da değiller gitmek için, ama annemin köklerle bağı zayıflamış demek ki.
Dedem ve anneannem de çiftçi değil.
Dedem de telsiz operatörüymüş, çoğu zaman ömrü denizde geçmiş.
Yani köy hayatı sürmemişler.
Ben ise babamın memuriyeti dolayısıyla Muş doğumluyum.
SİVRİ DİLLİ İSİM BABASI - Hah, türkülerin kaynağını bulduk mu?
Muş’ta doğmuşum, ama doğduğum andan itibaren beni Ankara’ya, ebeme getirmişler.
Orada yedi yıl yaşayacağım ve İlkokul 1. sınıfı okuyacağım. - O dönem 12 Mart dönemine denk geliyor.
Neden Ankara?
Dedem memuriyetten atılmış.
Sivri dilli ateist bir adam.
O kadar ki, hatırlıyorum, dışarıya bir yere çıktığımızda gelip dövecekler diye korkardım.
Açık açık konuşur söylenirdi.
Şairdi bu arada, şiirler yazardı.
Benim ismimi o koymuş: Devrim.
Kardeşim de Umut Deniz.
Türküler oradan, biraz da gurbetten... - Sokakta babanızı gördüğünüz güne dönelim.
Pat diye size yabancı anne-babaya, yabancı bir memlekete gidiyorsunuz.
Altüst olmuşsunuzdur...
Hem de nasıl! 7 yaşında Almanya’ya gidince her şey altüst oldu.
Çok duyarlı hale gelmiştim.
Mesela, haftada bir işçiler için Türk filmi oynatılırdı, giderdik.
İster komedi ister dram ne olursa olsun hiç fark etmez, her defasında ağlardım!
Türkiye’den simit gelirdi, yarısı bana yarısı kardeşime.
Kokusu unutulmaz...
EVDEKİ KARA TAHTADA ALMANCA - Küçücük yaşta gurbetlik çekmişsiniz...
Dil de yabancı, zor oldu mu öğrencilik?
Bir an önce uyum sağlayalım diye annem bizi Alman okullarına verdi.
O dönemde Türkiye’den gelen ailelerin çocuklarına entegrasyon için haftanın belli saatlerinde Almanca yanı sıra Türkçe ağırlıklı eğitim veren okullar vardı.
Adı Türk okulları diye geçerdi ve Türk öğrenci ağırlıklıydı.
Sonra öğrencinin kaydettiği aşamaya göre farklı okullara dağıtılıyorlardı.
Biz ise hep Alman okullarına gittik.
Evde kara tahta vardı, annem işten gelince bize Almanca öğretirdi.
Bir an önce dili öğrenelim, geri kalmayalım diye.
Annem beni Türk okullardan kaçırdıkça benim Türk damarım depreşti. - Alman olma çabası mı?
Almanya’ya hayranlık mı?
Alman olmaya özenmedi de oradaki Türklerle uyuşamadı.
O dönem köyden çıkmış Almanya’nın ortamına gidenler arasında çokça harcanan insan olmuş.
Ahlaki çürüme çok fazlaymış.
O yapıdan hep uzak durmuş.
Aslında ilkeli bir kadın, o çürümeyi kabul etmemiş.
Kültür seviyesi de farklı tabi, bugünkü gibi değil.
O dönemde vasıfsız işçiler ağırlıktaydı, annem de mesleğini kısmen de olsa yapıyordu, mikroskop başındaydı. - Ee zaman aktı, sizin eğitim nasıl devam etti?
Jimnasyuma girdim, ama bitirmeden Türkiye’ye gelip Ankara Anadolu Lisesi’ne geldim.
Yine ebemde kalıyorum, orda bağlama çalmayı öğrendim.
Türkülerle daha çok hemhal oldum.
Sonra tekrar geri gittim, Otel-Gastronomi bölümüne girdim ve mezun oldum.
Alman edebiyatıyla da çok ilgiliydim, bilge insanlarla Almanca ve Türkçe çok derin sohbetlerimiz oldu.
Jimnasyum’da Almanca dersinde konu edebiyatsa ‘aufsatz’da (Kompozisyon/Tahrir) her zaman en yüksek notu alan ben olurdum.
Fakülte bitti, Türkiye’ye döndüm, evlendim ve burada kaldım.
TEMEL SEBEBİ ÖZELLEŞTİRME - Otelcilik öğrendiniz, Ulusal Kanal’da haber-programcılık işine geçiş nasıl oldu?
Aslında radyoculukla SunExpress arasında Ulusal Kanal’da işe başladım!
Radyoculuk yaparken sabah haberlerini hazırlıyordum.
Özelleştirmeler kanıma dokunuyordu.
O dönem CHP milletvekili olan Nail Kamacı, her hafta geliyordu radyoya, program yapıyorduk.
Her defasında özelleştirmeleri soruyorum, geçiştiriyordu.
Bir sabah Mehmet Akkaya geldi, sendikacı partiliydi.
Ona özelleştirmeleri sordum, bir başladı anlatmaya, konuştukça konuştuk.
Tamam dedim, adresimi buldum.
O sohbetten sonra Parti’ye (Vatan Partisi) üye oldum. - Hâlâ Ulusal Kanal’a geçmediniz? 4-5 yıl bölgesel radyoda, 9 yıl Sun Express’te çalıştım.
O sırada Ulusal Kanal’da başladım, ama işe devam şartıyla!
Şöyle ki, öğlen arasında habere gidiyordum.
Öğlen arası olmuş, herkes yemeğini yer, molasını yapar, ben habere giderim.
Hafta sonları keza, köylere haber için giderdik.
Yıllarca hiç tatil yapmadan çalıştım diyebilirim.
Öyle böyle 21 yıl oldu, Ulusal Kanal’dayım.
TÜRKÜLER DERT ORTAĞI - Türkülerin hayatınızdaki yeri başka sanki?
Türkülerle çok bütünleştim.
Her derdimi her şeyimi anlatan bir türkü vardır.
Direncimi besleyen, aşka getiren, sitemimi her şeyimi anlatan türkülerim var. - Sahaya nasıl taşıdınız bu duyguyu?
Her şeye rağmen birçok sallantılı dönemi atlatmamı sağlayan anlam arayışı oldu.
Yaptığım işin, bir dokunuşun, bir üreticiyle köylüyle konuşmamın mutlaka bir anlamı olur.
O işleri belli mekaniklik içinde değil de o anda o insanın derdiyle dertlenmek, onunla diz dize oturmak, söyleşmek, çok öğretici oldu.
Ulusal Kanal ruhumu besledi.
Doğru mevzide olmak ötesinde görev niteliği dolayısıyla sahada olmak böyle bir katkı sağladı. - Ne tür müzik dinlersiniz?
Sadece türkü dinlemediğiniz anlaşılıyor?
Deyiş çok dinlerim.
İran müziği dinlerim.
Latin Amerika müziğini çok severim.
Yeni şarkı akımında Mercedes Sosa’yı çok severim, bazen Almanca liedler dinlerim.
Senfonik müzik, flüt, keman çok severim.